Temel İslam Bilimleri Bölümü Koleksiyonu
Permanent URI for this collectionhttps://hdl.handle.net/20.500.12514/100
Browse
71 results
Search Results
Article The Issue of the Halku’l-Qur’an in the Eyes of Zahiri Scholars(Cumhuriyet Univ, Fac theology, 2023-12-15) Kaya, HusamettinThe Islamic thought has experienced many ruptures in history. One of them is the Mihna period. The main argument of the mihna period, which started during the reign of the Abbasid Khalifa Me'mun, was the issue of the khalq al-Qur'an. The leading figures of the period were dictated to accept the idea that the Qur'an was created. Those who took an opposing stance were oppressed , tortured. In this period, people like Ahmed b. Hanbal, who did not bow to oppresion, were made heroic by the people. This time, the reverse Mihna period started and those who spoke about the people of the Qur'an were criticized. Many of the muhaddith considered the approach to the issue of the khalq al-Qur'an as a bid'ah. This situation has created a field of criticism for people and segments who do not like each other. For this reason, unfair perceptions have been created about some people and their authorities in the society have been targeted with unfounded claims. Therefore, it is important to consider the approaches of Islamic scholars or sects to the subject objectively and to evaluate them in this context. In this study, the approaches of Dawud az-Zahiri (d. 270/884), the founder of the Zahiri sect, who were negatively affected by the situation in question , other Zahiri scholars to 'khalq al-Qur'an' were examined. In addition to the perception made about them, it is aimed to determine the accuracy of the discourses attributed to them. In this context, first of all, the views attributed to them are (i) The Qur'an in our hands, which consists of paper and ink, is not created, whereas the Qur'an in the preserved tablet is not created. (ii) The Qur'an is muhdes (created). (iii) The Qur'an is muhdes, and it is a creature in terms of its pronunciation. (iv) When the Qur'an is recited, the pronunciation that occurs as a result of the movements made by the servant to extract the letters has been classified as creature. These discourses attributed to them were compared with the information found in the works of Zahiri scholars and it was determined whether they were consistent or not. As a result of the researches, Dawud az-Zahiri, who was in Nishapur during the years when the mihna process continued, expressed some discourses about the creation of the Qur'an; however, with the end of the mihna, it was concluded that he gave up his discourses in question. Ibn Abi Asim (d. 287/900), Ibn Niftawayh (d. 323/935), Ibn Hazm (d. 456/1064), and Ibn al-Kaysarani (d. 507/1113), who are among the apparent scholars, have openly stated that the Qur'an is not a creature and they also blaspheme those who claim otherwise. In addition, it has been observed that the perception made independently of the correctness or falsity of the discourses attributed to them negatively affects the Zahiri scholars in many ways. For example, it is because of this that Zahiri scholars who are exposed to such perceptions lose value both in the eyes of the public and in the scientific assemblies.Article Citation - WoS: 4Citation - Scopus: 3Kavramsal Metafor Kuramı’nın Kur’ân Çalışmalarına Dahil Edilmesi: Eleştirel Literatür Değerlendirmesi(Cumhuriyet İlahiyat Dergisi, 2022-12-15) Yaşar, Hakime ReyyanKavramsal metafor kuramı, son yıllarda kognitif dilbiliminin metafor sahasına kazandırdığı iddialı teoriler-den biridir. Kuramın temel iddiası metaforların kelimeden ziyade kavramlar/tasavvur düzeyinde meydana geldiğidir. Burada tür-cins, nakil ve benzerlik ilişkisini bir kenara bırakılarak metaforların kelimelere değil tecrübeye dayalı tasavvura ait olduğu ortaya konulmuştur. Bu kuram, son yıllarda Kur’ân çalışmalarıyla ilgi-lenen pek çok araştırmacıların da dikkatini çekmiştir. Bunun neticesinde Kur’ân’daki mecâzları ve metafor-ları bu kuram penceresinden inceleyen bir literatür ortaya çıkmıştır. Ancak, kavramsal metafor kuramı, me-tafor çözümlemesini gündelik beşerî dil üzerinde gerçekleştirir. Bu nedenle kuramın kutsal metinlerde yer alan metaforların tahliline yönelik bir yaklaşımı bulunmamaktadır. Buna ek olarak, belagâtta mecâz lafız ve mana ilişkisi üzerinden açıklanırken, bu kuram metaforu tecrübeye dayalı düşünce ve dil ilişkisi üzerinde temellendirir. Bu farklılıklara rağmen, Kur’ân ayetlerini bu kuramla ele alan çalışmaların sayısı gün geçtik-çe artmaktadır. Kuramı, Kur’ân’ı yorumlama aracı olarak tatbik eden araştırmaların ayetleri tefsir usulü ve belagâtın desteğinin uzağında inceledikleri ve metaforların vahyin bir parçası olduğunu dikkate almadıkları tespit edilmiştir. Bu çalışma bahsi geçen literatürü, literatürün takip ettiği metodu, kuramı nasıl tatbik ettik-lerini, Kur’ân çalışmalarına katkılarını ve temel eksikliklerini değerlendirmektedir. Bu bağlamda, çalışma-mız kuramın alana katkısını ve eksikliklerini sorgulamaktadır.Article AHMED B. MÜBAREK’İN EL-İBRÎZ ADLI ESERİNDE ABDÜLAZÎZ EDDEBBÂĞ’IN TEFSİR ANLAYIŞININ YANSIMALARI(Diyanet İlmi Dergi, 2022) İşliyen, Burhan; Kaplan, Abdurrahimİlk Abdülazîz ed-Debbâğ (ö. 1132/1720), Kur’ân âyetlerine işârî manalar yükleyen bir müfessirdir. Hayatta iken herhangi bir eser telif etmeyen ed-Debbağ’ın görüşlerine müridi ve öğrencisi olan Ahmed b. Mübârek (ö. 1156/1743) el-İbrîz adlı eserinde detaylı olarak yer vermiştir. Müellif, şeyhinin okuma yazma bilmediğini (ümmî) vurgulamakta ve kendisinde sadır olan bütün ilimlerin keşf ve ilham yoluyla oluştuğunu iddia etmektedir. Şeyhi onun nezdinde her yönüyle keramet sahibi olup bu yönüyle diğer tasavvuf erbabından farklılık göstermektedir. Çalışmamızda el-İbriz adlı eser çerçevesinde ed-Debbağ’ın tefsir anlayışı ve yorum yöntemi ele alınacaktır. Onun Kur’ân-ı Kerîm’e tamamen bâtınî bir bakış açısı ile yaklaştığı, bu doğrultuda aşırı bir yorum anlayışını benimseyerek, işari tefsirde bulunan pek çok tasavvuf ekolünden farklılaştığı bazı ayet ve konulardaki görüşleri üzerinden ortaya konulmaya çalışılmıştır. Abdülazîz ed-Debbâğ’ın ve Ahmed b. Mübarek’in Kur’ân tefsir metodu tamamen bâtınî anlayışa dayandığından sorunlu bir durum olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu sebeple çalışma doğal olarak Debbâğ’ın kerametlerinden çok Ahmed b. Mübarek vasıtasıyla onun âyetlere yüklediği mana ve yorumlama biçimine dair tahliller ve değerlendirmelerle sınırlıdır.Article ŞÂFİÎ MEZHEBİNDE “TARÎK” KAVRAMININ KULLANIMI VE İŞLEVİ(Kilis 7 Aralık Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2022-06-20) Nas, TahaŞâfiî mezhebinin gelişiminin önemli merhalelerinden biri, hicri dördüncü asır itibariyle ortaya çıkan ve “tarîk” diye isimlendirilen Irak ve Horasan şeklindeki ekolleşmedir. Şâfiî fıkhının daha iyi anlaşılması açısından Şâfiî fakihlerin kullandıkları bu ıstılahlardan tam olarak ne kast ettikleri, oluşan ekolleşmenin ne zaman ve nasıl başladığı, farklı yönlerinin neler olduğu, ne tür sonuçlar doğurduğu, bunları tek çizgide birleştirme çabalarının nasıl geliştiği ve kimler tarafından buna katkı sunulduğu hususlarının incelenip araştırılması büyük önem arz etmektedir. Bu sebeple “tarîk” kavramı, tarîklerin ortaya çıkışı ve bunlara mensup fakihler, tarîkler arasındaki ihtilafın mahiyeti, bunları telif veya birini tercih ve tercihte kullanılan ifadeler incelenmiştir. Nevevî’nin söylediklerinden anlaşılan tarik ve türevleri, mezhepteki farklı kavil, vecih, tahric ve tercihlerin rivayet ve aktarımı ile ilgili oluşan ihtilafın bir neticesi olarak ortaya çıkan bir kavramlaşmadır. Yani Şafiî fakihlerden biri bir konuda “iki kavil veya iki vecih var” derken diğer biri “bir tek kavil” veya “bir tek vecih var” derse ya da biri bir konuda “mutlak ihtilaf var” derken diğeri “konunun izah gerektirdiğini” söylerse, mezhebin aktarımında tarik manasında bir ihtilaf oluşmuş demektir. Şâfiî fakihlerin ifadelerinden çok sayıda tarikin oluştuğu anlaşılmakla birlikte belirli bir isimle anılmış olup bilinen iki tarik bulunmakta olup bunlar Irak ve Horasan tarikleridir. Nevevî’nin ifade ettiğine göre, Şâfiî’nin açık ifadelerini, mezhebinin kaidelerini ve ilk dönem Şâfiî fakihlerin görüşlerini aktarma noktasında Irak tarikine mensup fakihler, Horasan tarikine mensup fakihlerden daha sağlam ve başarılıdır. Horasanlılar ise genelde aktardıkları bu metinler üzerindeki tasarruf, araştırma, tefrî‘ ve düzenleme hususlarında Iraklılara göre daha başarılı olup bunları daha güzel işlemişlerdir. Şâfiî’nin bıraktığı fıkıh birikimi, onun talebeleri ve sonraki müntesipleri tarafından devam ettirilmiş ve Ebû İshak el-Mervezî’ye kadar mezhep tek çizgi şeklinde gelişimini sürdürmüş, tarik şeklindeki ayrışma ise onun talebeleriyle başlamıştır. Bunlardan Bağdat’ta tedris faaliyetini sürdürmek üzere hocasının yerine geçen Ebu’l-Kâsım ed-Dârekî ile Merv’de ders halkası tesis eden Ebû Zeyd el-Mervezî’ye tariklerin ortaya çıkması nispet edilebilir. Zira Bu iki fakihten sonra gerek Bağdat’ta gerekse Horasan’da iki tarik artık belirginleşmiş ve tarikin imamı olarak nitelenen şahsiyetler ortaya çıkmıştır. Irak tarikinin imamı Ebû Hâmid el-İsferâyînî ve Horasan tarikinin imamı Ebû Bekr el-Kaffâl es-Sağîr kabul edilmektedir. Bunların ardından yaklaşık üç yüz yıl boyunca yetişen fakihlerin çoğu ve onların ortaya koydukları eserler bu iki tarikten biriyle irtibatlı olmuştur. Bunun neticesi, iki tarik arasında, sonraki fukahâyı rahatsız edecek şekilde, çok sayıda ihtilaf noktası ortaya çıkmıştır. Bu ihtilaflar, çeşitli düzeylerde olup, her zaman tam bir zıtlık şeklinde değilse de kimi zaman birinin söylediğinin tam tersini diğeri ifade eder tarzda olmuştur. Bu durum bazı Şafiî fukahâsının, ellerindeki çok sayıda eserde bulunan vecih ve tarikler arasındaki farkları giderme, onları uzlaştırma ameliyesine başvurmalarına sebep olmuştur. Bu manadaki ilk teşebbüs Ebû Ali es-Sincî ile başlamış, Cüveynî, Rûyanî, Gazzâlî, İmranî, Mu‘âfî ve İbnü’s-Salâh ile devam etmiştir. Tarikler arası uzlaştırma çabası içine girip bunu daha ileri bir seviyeye ulaştıran fakihlerden biri Râfiî olup onun faaliyetleri Nevevî’nin bu konudaki çalışmalarına temel teşkil etmiştir. Kendisinden önceki bu uzlaştırma çabalarından da istifade eden Nevevî, Râfiî’den farklı olarak, her iki ekolün dışından ikisine de tarafsız bir bakış açısıyla yaklaşmıştır. Eserlerinde o, Irak ve Horasan ayırımını açık bir şekilde, Irakiyyûn ve Horasaniyyûn ifadelerini sık sık kullanarak ifade etmekte ve bunları telif veya tercih etmektedir. Mezhebin aktarımındaki ihtilafı ifade eden tariklerin arasındaki karşıtlığı dile getirip onları uzlaştırmaya çalışan Râfiî ve Nevevî, mezhepte mutemet olan, tercih edilen görüşü ifade etmek için genelde el-mezhep ıstılahını kullanmışlardır.Article ŞAFİİ MEZHEBİNİN İKİ TEMEL KAVRAMI: VECH VE ASHABÜ’L-VÜCÛH –KULLANIM VE İŞLEVT-(e-Şarkıyat İlmi Araştırmalar Dergisi, 2022-04-07) Nas, TahaBütün mezheplerde olduğu gibi Şâfiî Mezhebi de gelişimini sürdürürken çeşitli evrelerden geçmiş ve bu süreçte mezhebin gelişim merhalelerini belirleyen ve anlaşılmasını sağlayan ıstılahlar oluşmuştur. Bunlardan biri, mezhebin müçtehit tabakaları arasında üçüncü derecede yer alan müçtehitleri ifade eden “ashâbü’l-vücûh” ile bunların görüşlerini ifade eden “vech” ıstılahıdır. Bu çalışmada Şâfiî fakihlerin vech ıstılahından ne anladıkları ve vecihler arasında ihtilafın vuku bulması durumunda tercih kriterlerinin neler olduğu incelenmiştir. Ayrıca Şâfiî fakihler arasında ihtilaf konusu hususlardan biri olan ve tespiti son derece zor olup detaylı araştırmaları gerektiren ashâbü’l-vücûh ıstılahından ne kastedildiği, bu kategoride yer alacak müçtehitlerde bulunması gereken niteliklerin neler olduğu ortaya konulmuştur. Yine bu kategorideki müçtehitlerin belirlenmesinde farklı bakış açılarının bulunup bulunmadığı hususları incelenmiş ve bununla ilgili çeşitli değerlendirmeler yapılmıştır. Ayrıca Şâfiî fakihler tarafından ashâbü’l-vücûh kategorisinde olduğu ifade edilen müçtehitlerin bir listesi ve bunların mezhepteki rolü ile bu tabakada olup olmadığı ihtilaf konusu olan fakihlerle ilgili yapılan değerlendirmelere de bu çalışmada yer verilmiştir.Article Hâtim et-Tâî’nin Şiirlerinde Talebî İnşâ(Ondokuz Mayıs Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2022) Tekin, AhmetArap belâgatının iki ana esasından biri olan inşâ, talebî ve gayr-i talebî olmak üzere iki kısma ayrılmaktadır. Talebî inşâ, emir, nehiy, istifham, nidâ ve temennî kısımlarına ayrılmaktadır. Bu olguların her biri asıl manasında kullanıldığı gibi bazı belagî amaçlardan dolayı asıl manası dışında da kullanılmıştır. Talebî inşâ Arap diline ilgi duyanlar tarafından şimdiye kadar genellikle nazari boyutuyla ele alınmış veya sınırlı birkaç örnekle yetinilmiştir. Dolayısıyla şiirin uygulama alanı olduğu talebî inşâ çalışmaları azdır. Câhiliye döneminin ünlü şairlerinden biri olan Hâtim et-Tâî’nin (ö. 578?) şiirlerinin şimdiye kadar talebî inşâ açısından değerlendirilmemiş olması bizi böyle bir çalışmaya sevk etmiştir. Bu araştırmada Hâtim et-Tâî’nin şiirleri talebî inşâ açısından incelenmiş ve talebî inşânın uygulamalı bir örneği ortaya konulmaya gayret edilmiştir. Hâtim et-Tâî’nin, muhtevası Allah’a iman, cömertlik, cesaret, bağışlayıcılık, iffet, dürüstlük, sadakat, alçakgönüllülük, şerefini korumak, esiri salıvermek, açları doyurmak, çıplakları giydirmek, misafire ikramda bulunmak, yemek yedirmek, herkese selam vermek ve hiçbir isteği geri çevirmemek gibi meziyetlerden oluşan şiirlerinde bu üslubu büyük bir ustalıkla kullandığı tespit edilmiştir. Bu çalışmanın neticesinde talebî inşânın hangi kısımlarının Hâtim’in şiirlerinde yer aldığı ve bu kısımlardan hangilerinin asıl manalarında veya temel manalarının dışında kullanıldığı ve kendi manasının dışında kullanılırken elde edilen anlamın siyaktan mı yoksa üslubun kendisinden mi elde edildiği ile ilgili zihinlerde yer alan sorular yanıtını bulmuştur. Buna ilaveten Hâtim’in kimliği, şiirleri, şiirlerinde savunduğu değerler ve şiirlerinde yer alan talebî inşâ örnekleri hakkında verilen malumat da söz konusu sorulara cevap olacaktır. Çalışmamızın giriş kısmında belâgat ilminin alt disiplinlerine kısaca değinilmiş ve Hâtim et-Tâî ve divânı hakkında özet bir bilgi verilmiştir. Sonrasında me’ânî ilminin iki ana başlığından biri olan inşâ konusuna yer verilmiş ve Hâtim et-Tâî’nin şiirleri talebî inşânın kısımlarını oluşturan emir, nehiy, istifham, nidâ ve temennî üslupları açısından incelenmiştir. Çalışmamızın sonuç kısmında ise araştırmada varılan sonuçlara yer verilmiştir.Article Abu Ubayd’s Understanding Of Naskh;(Hitit Univ, 2022-06-30) Yasar, Mehmet Aziz; Nas, TahaIn the period when Islamic sciences were formed, a large number ofscholars with absolute ijtihad capacity were trained. One of the scholars mentioned is Abu `Ubayd al- Qasim ibn Sallam al-Khurasani al-Harawi who was educated by many famous scholars of the period, had a great influence on both the scientific and political circles. For this reason, he could not be shared by different sect biographers. As a matter of fact, some Shafi'i tabaqat writers counted Ebu Ubeyd as a follower of Imam Shafii. On the other hand, some Hanbali scholars have mentioned Ebu Ubeyd among the class of Hanbali scholars. However, it was concluded that it would be more correct to see Ebu Ubeyd as an independent mujtahid rather than a follower of any madhhab. For, in his own works, the fact that he refers more to Imam Malik rather than Imam Shafii and Ahmad ibn Hanbal and sometimes refers to the views of Abu Hanifa and Imamey indicates this. Ebu Ubeyd, who came to the forefront with his faqih and muhaddis aspects, had a deep knowledge of the subject of naskh, which has a close relationship with these two sciences, and in this regard, he wrote a rare work called en-Nasih ve'l-mensu. fi'l-kur.ani'l-aziz ve ma fihi mine'l-fera'iz ve's-sunen. While revealing Ebu Ubeyd's understanding of naskh, his work en-Nasi. ve'l-mensu. was used as the main source. In addition to this, his other works related to the subject, especially his work called Kitabu'l- emval, were among the first hand sources that were consulted. It has been tried to determine his approach to naskh based on the statements he made on the subject and the examples he gave in this regard. In this context, Ebu Ubeyd's approach to the nature and framework of naskh and his views on the evidences that can abrogate each other are examined in this study. Ebu Ubeyd discussed the abrogation in a broader sense as "the modification of a shar'i ruling by a later evidence", not the established meaning in the methodology as "removal of a shar'i ruling with a later shar'i proof". In this context, naskh is also used for the allocation of public, the denial of the absolute, the statement of conciseness, the correction of a wrong understanding and the exception made from a general rule. This is known as the understanding of naskh among the companions, tabi`in and early convert scholars. However, although Ebu Ubeyd is at the same age as Imam Shafii and has copied and benefited from his works, it is noteworthy that he preferred the predecessor's approach to the subject rather than the naskh understanding he adopted. It is important to investigate this. He adopted the approach of the public regarding the Shari'a evidences of Ebu Ubeyd that could naskh each other. According to him, the verses of the Qur'an can naskh each other. He gave many examples of this. Another point that draws attention here is to ascribe the concept of naskh used for the verse of the Qur'an by Ebu Ubeyd, from the Lawh-i Mahfuz, in the form of a verse whose recitation is lasting and its meaning is naskhed, and a verse that is removed from people's hearts by canceling both its recitation and used in different meanings. Ebu Ubeyd stated that sunnah can be naskhed with sunnah, without making any distinction between ahad and mutawatir about sunnah and its naskh. However, despite giving many examples of the naskh of the ahad sunnah with its own like, no example has been encountered of the naskh of the ahad sunnah with its own like or with ahad and the ahad sunnah with the mutawatir sunnah. As it can be understood from my statements on the subject, Ebu Ubeyd saw that it is permissible to naskh both mutawatir and ahad sunnah with the Qur'an. However, while there is an example for the naskh of the ahad sunnah with the Qur'an in his related works, there is no example for the other. Although there is no clear statement on the issue that the Qur'an can be naskhed with the sunnah, it is understood from some examples that he gives permission for this.Article Citation - Scopus: 6Nikah Akdi: İslam Hukukunda Evlilik ile Akit Arasındaki İlişkinin Açıklanması(Ankara Üniversitesi, 2022-05-31) Yaşar, Hakime ReyyanÇağdaş akademik literatürde nikah akdinin ticari akitlerle olan benzerliği araştırmacıların ilgisini çekmiş ve bu ilgi nikahın akdi boyutunu inceleme ve çözümleme ihtiyacını doğurmuştur. Nikah akdinin ne tür bir akit olduğu, ticari akitlerle olan ilişkisi ve evlilik için şer’an önemli bir araç olan akdin mahiyeti fakihler tarafından tartışılmıştır. Ḥanefī ve Şafiʿī mezhebi arasında nikahın akit boyutunun hakikat mi yoksa mecaz mı olduğu sorusu bu tartışmanın somut tezahürü olarak karşımıza çıkar. Çağdaş batı literatürü nikahın akdi boyutunu çözümlemeye çalışırken İslam geleneğinde akit kavramını, akit nazariyesi ve akdin mecazla ilişkisine dair tartışmalar üzerinde durmaz ve nihayetinde bir takım tartışmalı neticelere ulaşır. Bu çalışmanın amacı çağdaş çalışmaları da içerecek şekilde, Ḥanefī mezhebinin nikah akdinde mecazla kurduğu ilişki üzerinden nikah akdi ve ticari akdin irtibatı ve bu irtibattan doğan sorunları ele almaktır.Article ŞEHBENDERZÂDE FİLİBELİ AHMED HİLMİ’NİN ALLAH VE İNSAN TASAVVURU(Dinbilimleri Akademik Araştırma Dergisi, 2022-03-31) Ünverdi, Mustafa; Ünverdi, VeysiBu makalenin amacı Şehbenderzâde Filibeli Ahmed Hilmi’nin Allah ve insan hakkındaki görüşlerini incelemektir. Son dönem Osmanlı düşünürlerinden olan Filibeli’nin Allah ve insan kavramlarına ilişkin görüşleri felsefî ve tasavvufî niteliktedir. Tanrı ve ruhu inkâr eden pozitivist düşüncenin yaygınlık kazandığı bir dönemde Filibeli’nin din savunusu temelde vahdet-i vücûd görüşüne dayanmaktadır. Vücûd sıfatına sahip tek hakikatın olduğunu savunan Filibeli, insanı Allah’ın irade ve kudret sıfatlarının bir tecellisi ve yansıması olarak tanımlar. Ona göre insan ruh ve cesedin vahdetidir. Yeryüzünde şahsiyet sahibi yegâne varlık insan olup ona bu özelliğini idrak ve ahlak sahibi oluşu verir. Ahlak için dinin zorunlu olması, insanın dine muhtaç oluşunun temel sebebi niteliğindedir. Filibeli vahdet-i vücûdu savunsa da Allah tasavvurunda teşbihi reddetmiştir. Keza Filibeli aşırı tenzihî yoruma çıkmışsa da özellikle Batı düşüncesinde görülen bu tip yorumların dünyevileşmeye ve oradan da deizme yöneleceğini fark etmiş ve kendine has bir yorumla vahdet-i vücûd düşüncesinde somutlaşan Tanrı tasavvuruna ağırlık vermiştir. Hakikati tek varlığa indirgemiş olan Filibeli’nin insan yorumu, ruh ve din ile sıkı bir ilişki içerisindedir. Sekülerizmin gölgesinde din karşıtlığının ivme kazandığı bu dönemde Filibeli’nin görüşlerini incelemek, günümüz akaid ve kelam probleminin çözümüne katkı sağlayacağına inanıyoruz.Article FARKLI FIKHÎ HÜKÜMLERİN TEZAHÜRÜNDE HADİSLERİN ROLÜ: GAYLÂN B. SELEME RİVAYETİ ÖRNEĞİ(2019) Özçelik, FikretBu çalışmada, Gaylân b. Seleme’nin Müslüman olduğunda on kadınla evliyken, Hz. Peygamber’in (s.a.s.) kendisine hanımlarından dördünü tutmasını, geri kalanları da boşamasını emrettiği rivayet ele alınmıştır. Bu bağlamda söz konusu rivayetin sıhhati ile ilgili yapılan tartışmalar ve buna bağlı olarak fıkhî hükümlere değinilmiştir. Zira Müslüman olmadan önce dörtten fazla kadınla evli olan kişinin durumu ile ilgili birbiriyle çelişen iki farklı görüş öne sürülmüştür. Birinci görüşe göre bu durumda olan kişi, Müslüman olduktan sonra hanımlarından istediği dördünü yanında tutacak; diğerlerini ise zorunlu olarak boşayacaktır. İkinci görüşe göre eğer birden fazla kadının nikâhı bir akitte kıyılmışsa bütün kadınların nikâhları geçersiz olur ve boş olurlar. Ancak kadınların nikâhları farklı akitlerde kıyılmışsa o zaman kişinin ilk dört hanımını tercih etmesi diğerlerini ise boşaması gerekmektedir. İmam Şâfiî başta olmak üzere bazı âlimler Gaylân b. Seleme rivayetinden hareketle birinci görüşü; İmam Ebû Hanife gibi bazı âlimler ise söz konusu rivayeti muallel kabul etmiş ve ikinci görüşü savunmuşlardır.
