Browsing by Author "Gökdağ, Kamuran"
Now showing 1 - 11 of 11
- Results Per Page
- Sort Options
Master Thesis Değişen Epistemeler Bağlamında Foucault Felsefesinin Analizi(2024) Başçı, Sabri; Gökdağ, KamuranFoucault felsefe tarihinde pek de görülmemiş bir biçimde delilik, cezalandırma pratikleri ve cinsellik gibi hâkim bilgi kalıplarının dışında kalan alanları incelemiş ve bu alanlardan yola çıkarak bir iktidar analizi geliştirmeyi hedeflemiştir. Cezalandırma pratikleri ve delilik deneyi konularında arkeolojik bir çalışma gerçekleştiren Foucault cinsellik konusunda ise soykütüksel bir çalışma pratiği sergileyerek bahsettiği kavramların tarihsel süreçte nasıl ve neden değişime uğradığını araştırmıştır. Tezimiz ise Foucault'nun bu çalışmalarını toplumsal epistemelerde yaşanan dönüşümler ışığında ele alacaktır. Ekonomik episteme anlamında feodalizmden kapitalizme geçişi ele alan çalışmamız siyasisi episteme bakımında da monarşilerden demokratik cumhuriyetlere geçişi ve dolayısıyla iradesini tanrıdan alan kral fikrinin ortadan kalkışını incelemektedir. Siyasi epistemeyle de beraber okunabilecek biçimde hukuk, tıp, iktidar gibi sosyal ve doğal bilimlerden dini algının çıkışını dini epistemenin değişimi olarak inceleyen tezimiz bahsedilen üç epistemik dönüşümün Foucault felsefesine etkisini tartışmaktadır. Cezalandırma pratiğinin ekonomik, dini ve siyasi epistemelerdeki dönüşümlerden etkilenerek azap tipi cezalandırmadan bedeni disipline etmeyi hedefleyen panoptik hapsetmeye dönüştüğünü belirten tezimiz delilik deneyi konusunda da yine toplumsal epistemelerdeki dönüşümlerden etkilenerek delinin toplumdan dışlanan biçiminin nasıl tıbbın bir konusu haline geldiğini araştırmaktadır. Cinselliğin bireyin denetlenerek disipline edilmesinin bir formu olduğunu belirten tezimiz tarihsel süreç içerisinde bu denetim ve disiplin uygulamalarının bir süreklilik arz ettiğini belirmektedir. Bireyin denetlenerek disipline edilmesinin toplumsal epistemelerin farklı dönemlerinde ne türde şekilde gerçekleştiğini araştıran tezimiz son kertede biyopolitikayı analiz ederek Foucault'cu iktidar analizini toplumsal epistemeler ışığında ortaya koymaktadır.Master Thesis Frankfurt Okulu'nun araçsal akıl eleştirisi(Mardin Artuklu Üniversitesi, 2019) Güven, Özkan; Gökdağ, KamuranBu çalışmada, sonradan Frankfurt Okulu adlandırılmasına sahip olan düşünce ekolünün ve bu ekolün geliştirdiği Eleştirel Kuram'ın ortaya koyduğu araçsal akıl eleştirisini konu edinmiştir. İnsanlığın neden huzur içinde bir yaşamı değil de savaş içinde barbar bir yaşamı seçtiğini felsefî bir zemin ve kavramla incelemek isteyen Eleştirel Teorisyenler, Aydınlanma ve Aydınlanmanın yarattığı araçsal akla yönelmişlerdir. Bu çalışmada bu yönelişin akıl boyutu sorunsallaştırılmaktadır. Elbette burada, genel bir akıl kavramı ya da genel bir aydınlanma ve modernlik eleştirisi konu edinilmeyip, modern bilimsel düşüncenin dayattığı belli türden akıl olan "araçsal akıl" kavramı Frankfurt Okulu eleştirisi bağlamında incelenmektedir. Araçsal aklın, akıl dışı bir rasyonellik yarattığını belirten Frankfurt Okulu üyeleri, bu durumun aklın yozlaşmasına felsefenin de "ölümüne" neden olduğunu ileri sürerler. Dünyayı felsefî aklın kaybettiği bir alana çevirmek, aynı zamanda yaşamı; düşünce ve eleştiriden yoksun bir alete indirgemektir. Aklın araçlara indirgenmesi, verileri düzenleyen ancak bu verileri eleştirmeyen, değiştirmeyen, sorgulamayan, üzerine spekülasyon yapmayan, kısacası felsefe yapmayan öznel bir aklın doğuşuna zemin hazırlamaktadır. Spekülatif aklın ölümü gerçekleşmiş yerini ise düşünce üretmeyen araçsal akıl almıştır. Bu kaygılar, tezin ana kaynağıdır. Ulaşılmaya çalışılan hedef, araçsal aklı deşifre etmek ve böylelikle felsefeye canlılık kazandırmaktır. Bu, ancak modern bilimsel düşünceyi kritik etmekle mümkündür. Çünkü modern bilimsel düşünce, bilgiyi sadece bilimsel yöntemle elde edilen ve kişisel fayda sağlayan bilgiden ibaret görmektedir. Modern bilimsel düşünceyi eleştirel bir tavırla ele almak ise araçsal aklı doğuran pozitivist ve pragmatist düşünceleri eleştirel bir yöntemle incelemeyi zorunlu kılar. Çünkü araçsal akıl düşünceyi kötürümleştirirken zihinsel kodların ideolojisi olan pozitivizmden ve faydacı mantığın ana mabedi olan pragmatizmden güç alır. Bu eleştirel tavır, felsefî düşüncenin canlanışına aklın da özgürleştirici işlevini tekrar kazanmasına olanak sunacaktır. Böylelikle, aklı sadece başta belirlenmiş amaçlara ulaşmak için araçların denetimini sağlayan, düşünce yoksunu bir alete indirgenmesi engellenecektir.Article Hoşgörü Ahlâkı ya da Politiği: Hoşgörüye Teleoloji Yüklemek(Beytulhikme An International Journal of Philosophy, 2020) Gökdağ, Kamuran; Karadeniz, SıtkıBu makale, hoşgörü ahlakının veya politiğinin varoluş koşullarına ilişkin bir soruşturma aracılığıyla, yakın zamanda biri Yeni Zelanda’da, diğeri Norveç’te meydana gelen iki terör eylemi etrafında örülen söylem ve pratiklerin göstergebilimsel bir analizini yapıyor. Bu soruşturma esnasında, bir taraftan, Kant’ın, referans-değerleri bakımından ahlak yasalarına ilişkin yaptığı mantıksal araştırmadan, diğer taraftan, John Locke’un hoşgörünün varoluş koşullarına içkin teolojiye dair yaptığı örtülü araştırmadan faydalanıyor. Bu müracaatlarla, sözkonusu olaylar sonucunda yeniden gündeme gelen hoşgörü ahlakına ya da politiğine yerleşik kodları ve failleri veya özneleri şeffaflaştırmaya çalışan bu makale, bu anlamda üç temel yapılandırıcı unsur tespit ediyor: Hristiyanlık, Avrupalılık ve boşluk. Belirli varsayımları, yükleri veya yüklenen bir teleolojiyi muhafaza etme eğilimindeki bu sistemde yerleşik faillerinin örtülü bir biçimde nasıl çalıştığını göstermek üzere elek metaforuna müracaat ediliyor. Bu metaforik sistemde Hıristiyanlık ve Avrupalılıkın, hoşgörü ahlakının/politiğinin, Kantçı anlamda, amaç-öznesine karşılık geldiği; boşlukun ise bir taraftan hoşgörüye davet edilen ötekileri referans-değerlerinden arındırma işlevini gördüğü, diğer taraftan ise bu sistemde yerleşik failleri görünmez kıldığı öne sürülüyor.Article OLUŞUN AKIL VE AHLAK ÖTESİ HALİ: MEVLÂNÂ’DA ÖZGÜRLEŞME YA DA KENDİNİ AŞMA PRATİĞİ OLARAK FENÂ(e-Şarkıyat İlmi Araştırmalar Dergisi, 2021) Gökdağ, Kamuran; Cengiz, Yunus; Cengiz, YunusBu makalede tasavvuf metinlerinde çeşitli sınırlılıkları aşmanın bir biçimi olarak incelenen fenâ düşüncesi, Mevlânâ Celâleddîn Rûmî’nin eserleri üzerinden bir özgürleşme ya da kendini aşma pratiği bağlamında tartışılıyor. Mevlânâ açısından fenâ; bedensel, ruhsal, sosyal, tarihsel ve kültürel gibi alanlarda ortaya tüm sınırlıkları aşma anlamlarında kullanılır. Bu bağlamda makalenin temel iddiası, fenânın bir yönüyle söz konusu sınırlıkların dışına çıkmak anlamında hiçlik olduğu, diğer yönüyle ise aynı sınırlıkların ötesine geçmek bakımından mutlak özgürlüğe atılan varoluş hamlesi olduğu yönündedir. Mevlânâ açısından çeşitli özgürleşme hamlelerinden oluşan bir süreç olarak varoluş, kişinin aşamalı bir şekilde yaşam sürecince yüklendiği tanım, kalıp ve sınırlardan ya da dünya benliğinden kurtulma çabasıdır. Her yönüyle aşılmak üzere içinden geçilen bu oluş sürecindeki amaç, tam bir aşk haline geliş anlamındaki ezel benliğinde biri diğeriyle özdeş olarak görünür olan hiçliğe, yokluğa ya da özgürlüğe ulaşmaktır. Bu özdeşliği çeşitli kavramsal araçlar ve birer haline gelişler olan aşamalar üzerinden takip etmeye çalışan makale, onları hem var olanların fenâsı hem de benliğin fenâsı bağlamında bir araya getiriyor. Bu özgürleşme pratiği aracılığıyla, Mevlânâ’nın bir taraftan var olanların çoklu imkânlarını ortaya çıkarmaya çalıştığını; diğer taraftan akıl ve irade gibi bizzat ilke ve değer koyan unsurların da ötesine geçmeye çabaladığını öne sürüyor. İşte bu nedenle, makale, Mevlânâ düşüncesindeki bu fenâ halini yalnızca bir hiçlik olarak değil, aynı zamanda bir özgürlük hali olarak okumayı deniyor.Master Thesis Thomas Hobbes'da güvenlik sorunu(Mardin Artuklu Üniversitesi, 2022) Cennet, Mehmet Ozan; Gökdağ, KamuranDünya üzerine gelmiş tüm canlıların öncelikli amacı varlığını sürdürebilmektir. Nitekim her canlı bu amacı gerçekleştirebilmek için gerekli olan özelliklerle donatılmıştır. Bu özellikler canlıları hayatta tutacak temel ihtiyaçları karşılayarak, varlıklarını tehdit eden tehlikelere karşı korunabilmelerini sağlamaktadır. Böylelikle her canlının kendine özgü bir güvenlik anlayışı geliştirmesine neden olan bu süreç, aynı zamanda canlı hayatının güvenlikle olan kadim ilişkisini de gün yüzüne çıkarmaktadır. Bu kadim ilişkinin en güçlü ve görünür yönünü ise insan yaşamında görmekteyiz. Çünkü sahip olduğu yetiler bakımından diğer canlı türlerinden ayrılan insan, güvenliğin düşünsel yönünü temsil etmektedir. Bu sebepledir ki insanın güvenlikle olan ilişkisi, tarih boyunca derinleşerek gelişmektedir. O halde insanın güvenlikle olan ilişkisinin anlaşılması; gerek insan yaşamı açısından, gerekse güvenliğin doğasının anlaşılabilmesi açısından oldukça önemli bir konudur. Böylesine önemli bir konuyu siyaset felsefesinin merkezi alanlarından biri haline getiren düşünürlerin başında ise Thomas Hobbes gelmektedir. Nitekim Hobbes'un güvenlik kavramını yeniden yapılandırarak, insan hayatının olmazsa olmaz konularından biri haline getirmesi oldukça önemli bir iştir. Bu bağlamda hazırlanmış olan bu tezde; Thomas Hobbes'da güvenlik sorunu ele alınarak, Hobbes'un güvenliği nasıl yapılandırdığı ve bu yapılandırmanın sonucu olarak güvenliğin insan hayatındaki yeri ve öneminin ne olduğu ve güvenliğin doğasının araştırılması amaçlanmaktadır. Bu amaç doğrultusunda; öncelikle Hobbes'un insan doğası, doğa durumu ve sözleşme kavramlarından hareketle, Hobbes'da toplumsallaşma ve siyasallaşma süreçleri ele alınmaktadır. Tezin ilk iki bölümünü oluşturan bu süreçler, Hobbes'un güvenlik anlayışının kuramsal zeminini oluşturmaktadır. Ardından güvenlik kavramının tarihsel, kavramsal ve felsefi arka planları üzerinde durulduğu üçüncü bölümde, güvenliğin tarihsel süreç içerisinde gerek pratik gerekse teorik anlamda nasıl karşılık bulduğu gösterilmektedir. Dördüncü ve son bölümde ise Thomas Hobbes'un güvenlik sorununu, güvenliğin kendi içinde taşımış olduğu koruma, yaratıcılık ve rahatlık unsurlarını kullanarak nasıl yeniden yapılandırdığı ele alınmaktadır. Böylelikle toplamda dört bölümden oluşturulmuş bu tez, sonuçları itibariyle literatüre iki katkı sağlamaktadır. Bunlardan birincisi, güvenliği bütün ilişkisel ağıyla ortaya çıkararak onun doğasının anlaşılmasına bir katkı sağlamasıdır; ikincisi ise güvenliğin Thomas Hobbes'un siyaset, devlet, özgürlük, yasa, iktidar, hukuk ve egemenlik gibi kavramlarıyla ilişkisinin ne olduğunun gösterilmesidir.Article Tıbbı Karantinaya Almak: Biyopolitika, Salgın ve Toplum(İSLÂMİ ARAŞTIRMALAR DERGİSİ, 2021) Gökdağ, Kamuran; Karadeniz, SıtkıBu makale, biyopolitika, tıp ve salgın arasındaki ilişkiyi, bugünlerde tecrübe ettiğimiz Covid19 süreci bağlamında yeniden sorunsallaştırıyor. Bu problematik bağlamında metin, salgın sürecinin tıbbî bir süreçten ziyade idarî bir süreç olduğunu öne sürerek, konuyu, biyopolitika, tıbbîleşme ya da yönetimsel tıp kavramları aracılığıyla ortaya koyuyor. Makale, bugün tıbbı karantinaya alarak işleyen mantığı ve bu mantıkta biri diğeriyle ilişkili olan şu iki temel çelişkiyi ortaya çıkarmayı amaçlıyor: i) Aynı hammaddeyi nesne edinen, yani yalnızca bireyleri değil, aynı zamanda onları bir toplamda birleştirerek aşan nüfusu da nesne edinen salgın ile biyopolitika arasındaki teleolojik çelişki ve ii) bireylerin tekil bedenlerindeki hastalıkları kendi nesnesi olarak kabul eden farmakolojik tıp ile tüm bedenleri nüfus kavramı altında bir araya getirerek onların yalnızca hastalıklarını değil, bizatihî kendilerini de biyopolitik bir teleoloji uğruna yeniden düzenleyen yönetimsel tıp arasındaki çelişki. Böylece, biyopolitikanın salgın sürecinde bireylerin bedenlerini ve onların toplamı olan nüfusu karantinaya almasının, esasında tıbbın karantinaya alınmasıyla sonuçlandığını iddia ediyor. Dolayısıyla makale, söz konusu iki çelişki itibariyle, insanın kendi hayatı ve ölümü üzerinde yürütülen mücadelenin bir tarafını, yani biyopolitik stratejileri yüceltmeye zorlanmasını, kendi ontolojik itibarını kaybetmesinin en açık göstergelerinden biri olarak okuyor. Makale, bir şeffaflaştırma metodolojisiyle kullanılan analiz perspektifinin, günümüzde salgın etrafında gelişen meseleleri, ona karşı verilen savaşta izlenen stratejileri ve bunların hem tekil bedenleri hem de tümel bir beden olarak nüfusu hangi biçimlerde kat ettiğini anlamlandırmada önemli katkılar sunacağını öngörüyor.Article Toplum Kendini Savunur Biyopolitikanın Covid-19 Çıkmazı, Hayatın Tekilselliği ve Toplumsal Kara Delikler(İnsan & Toplum, 2021) Gökdağ, KamuranBu makale, Covid-19 salgınıyla birlikte biyopolitika teorisi bağlamında bir kez daha gündeme gelen toplumsalolan ile siyasal olan arasındaki varoluşsal gerilime odaklanıyor. Bu gerilimi açıklamak için bugünlerde yaygın olarakkullanılan biyopolitika teorisinin, -her ne kadar gerçek ve rasyonel olgulara yaslanan muayyen bir perspektif sunsada- pandemik koşullarda tüm ilişkileri sıfırlayan bireyi kavramakta nerede ve nasıl yetersiz kaldığını göstermeyeçalışıyor. Makale, bu yetersizliği, biyopolitika teorisinin bugün ulaştığı farklı biçimlerindeki ortak bir yetersizlikolarak değerlendiriyor ve bunu da, sosyo-politik köken arayışlarında hayatla şu ya da bu şekilde ilişkilendirilenzorunluluklar ile uzlaşıların öncesine düşen tekilsellik ilkesini ya da hayatın tekilselliğini göz ardı eden tarihsel bireksiklikle ilişkilendiriyor. Böylece kopyalanan bir eksikliğe dayalı olarak biyopolitika teorisinin de, bu anlamda, klasik düzen teorilerinin, özellikle Hobbesçu sözleşme teorisinin içinde kaldığını iddia ediyor. Bu sebeple, makalenintemel sorusu; hayatın, aralarındaki varoluşsal gerilim ve biyopolitik tüm iktidar ilişkilerine rağmen, politik olan dışında kalan bir tür ilişkisizlik anının veya kendisine iliştirilen tüm zorunlulukları, uzlaşıları veya düzenlilikleri çürüten, böylece temellük edilemeyen bir yapısının olup olmadığıdır. İşte, bu soruyu teorik bir imkân içinde olumlayanmakale, Covid-19 sürecinde oluşan koşulları, bu anın kendisi olarak değil, ama işaretleri, mesajları veya göstergeleriolarak yorumlamayı deniyor ve sözkonusu anı da toplumsal kara delikler olarak kavramsallaştırıyor. Böylece hayatıntoplumsal kara deliklere düştüğü anın yıkıcı ve kurucu rolünü inceliyor.Article Toplumsal Bedenin Yetkinliği: Nasîrüddîn-i Tûsî’de İdeal Yönetim Ontolojisi(İslâm Araştırmaları Dergisi, 2018) Gökdağ, KamuranBu çalışmadaki maksat Nasîrüddîn-i Tûsî’nin, alışılagelindiği üzere, erdemli devlet(ler) - erdemli olmayan devletler, başka bir ifadeyle ideal devlet(ler) - ideal olmayan devletler tasnifini bir defa daha aktarmak değildir. Şüphesiz Tûsî’nin bu konudaki tasnifleri en iyi biçimiyle yine kendi metinlerinden, özellikle Ahlâk-ı Nâsırî’den okunabilir. Aksine buradaki amaç, ister erdemli olsun ister erdemli olmasın, Tûsî’nin metinlerindeki bütün iktidar bi- çimlerini ortak kesen ontolojik ilkenin ne olduğunu tespit etmek, bu ilkenin hem aşkınlık hem de içkinlik düzlemleriyle ya da salt bilgi ve salt eylem alanlarıyla aynı anda kesişen bir metafora nasıl dönüştüğünü ve Tûsî düşüncesinde bu metaforun normatif bir teleoloji bağlamında ideal olan işleyişini göstermektir. Kavramsal çerçevesi bakımından insan do- ğası gereği toplumsal bir varlıktır şeklinde Aristo’ya referansla kullanılan bu ilkeye mahiyeti bakımından ise, Aristo’nun öncesi ve özellikle hocası Eflâtun da (Platon) dahil olmak üzere, hemen hemen bütün klasik siyaset düşünürleri müracaat ederler. Başvurulan bu mahiyet, en kaba haliyle, insanî varoluşun ancak toplumsal bir bedende mümkün olduğu düşüncesi- dir. Tûsî düşüncesinde ise bu ilkenin özellikle belirlediği şey, insana özgü siyasî eylemin bir toplum içinde ya da bütün bireyleri aşkın toplumsal bir bedende tahayyül edilebileceğidir. Ancak Tûsî literatüründe, bu bedenin organlarını veya bileşenlerini bütünlüklü bir birliğe kavuşturarak yetkinleştiren sürecin ne olduğu, bu sürecin siyaset felsefesinin Aristocu ku- rucu ilkesiyle ilişkisinin nasıl kurulduğu sorusu henüz açıklıkla sorulmuş değildir. Tûsî’nin anlaşılmasında oldukça önemli olan bu sorunun mümkün cevabı, onun, söz konusu kurucu ilke bağlamında her biri insan doğasında köklenen bazı ikilikler arasındaki gerilimleri nasıl aştığını ya da elediğini ve bütün bu ikilikleri veya çoklukları birbirini onaylayarak bütün- leyen bir birliğe nasıl kavuşturduğunu göstermekle bulunabilir.Master Thesis Toplumsal cinsiyet ve milliyetçilik bağlamında kadın(Mardin Artuklu Üniversitesi, 2019) İnci, Fatma Gündoğdu; Gökdağ, KamuranMilliyetçilik, ulus gibi konuları odak alan baskın teoriler cinsiyet ve toplumsal cinsiyet olgularını görmezden gelerek konu ile ilgisi yokmuş gibi hareket etmişlerdir. Fakat söz konusu alandaki eksiklikler ve görmezden gelmişlikler yapılan toplumsal cinsiyet çalışmaları tarafından giderilmeye çalışılarak kadınların ulus ve milliyetçilik projelerine söylem ve pratik olarak nasıl dâhil edildikleri tahlil edilmeye çalışılmıştır. Milliyetçi projelere bakıldığında hemen hemen hepsinin toplumsal cinsiyetçi kurgulara yaslandığını görmekteyiz. Bu alanda çalışma yapan kimi sosyal bilimciler bu yapıyı ve oluşumu tahlil etmeye çalışmakta, ulus ve devletlerin kurulmasında kadınların görmezden gelinişi ve arka plana atılışının temel dinamiklerini ve motivasyon kaynaklarını çözümlemeye çalışarak karşı duruş sergilemektedirler. Bu karşı duruşlar nedeniyle toplumsal grupların kadına yüklediği birçok toplumsal roller de tartışmaya açılmıştır. Milliyetçilik veya feminist odaklı çalışmalarda oldukça uzun bir süre ihmal edilen toplumsal cinsiyet ve milliyetçilik ilişkisine dair kimi disiplinlerde ortaya atılan ve halen sürdürülen tartışmalar üzerinden, söz konusu ilişkinin çözümlenmesi ve yapılan çalışmaların sonuçlarından hareketle bu çalışma yapılmıştır. Çalışmada, milliyetçilik ve toplumsal cinsiyete dair kavramlar ve yapılan çalışmalar ele alınarak incelenmeye çalışılacaktır. Bu bağlamda, ilk olarak toplumsal cinsiyet kavramı, ardından milliyetçilik kavramı ve alt başlıkları çözümlenmeye çalışılacak ve milliyetçiliğe dair teoriler üzerinden toplumsal cinsiyet olgusu milli ve ulus bağlamında ele alınacaktır. Türk milliyetçiliğine ilişkin tahlillerde uzun bir zaman geri plana atılan kadınların, milliyetçilik ve ulusun inşa aşamalarındaki rolleri ortaya konmaya çalışılacaktır.Master Thesis Yirminci yüzyılda makine öğrenmesi ve felsefi arka planı(Mardin Artuklu Üniversitesi, 2022) Erkıran, Berivan; Gökdağ, KamuranKavramın özel içeriğiyle yapay zekâ, esas olarak son yüz yıl içinde gelişen makinelerin öğrenme biçimine işaret eder. Bilgi-bilimsel olarak temelleri yaklaşık yarım asır öncesine uzanan bu konunun, Leibniz'den bu yana, yani aşağı yukarı üç yüz yıldır, "Makineler düşünebilir mi?" sorusu etrafında felsefe alanında da gittikçe daha görünür bir şekilde tartışıldığı söylenebilir. Bu sebeple, günümüz felsefe araştırmalarında da önemli bir yer edinmeye başlayan bu konu, öyle anlaşılıyor ki zaman ilerledikçe felsefecilerin gündemini daha çok meşgul edecektir. Bu çalışma, söz konusu alandaki son gelişmelerin de eşliğinde, makinelerin öğrenme biçimleriyle insanın öğrenme biçimini karşılaştırarak makine öğrenmesinin tarihçesini ve felsefedeki yerini araştırmayı amaçlamaktadır. Çalışma kapsamında, biri daha önce yapılan çalışmalarda sıkça rastlanan iki araştırma sorusuna cevap aranmaktadır. Çünkü Yapay Zeka üzerinde incelemelerde bulunan araştırmaların temelde şu iki soru üzerinde yoğunlaştıkları görülmektedir: "Makineler öğrenebilir mi?" ve "Makineler düşünebilir mi?" Ancak, bu sorulara ilave olarak, "düşünme" ve "öğrenme" pratiklerinin nasıl olacağına ilişkin daha alt soruların da sorulması gerekmektedir. Dolayısıyla, yapay zekânın öğrenme sürecindeki gelişmelerin irdelenmesiyle bir tarihçe sunulması ve felsefi arka planının odak noktasını görmek açısından önemli olmaktadır.