Profile URL: https://hdl.handle.net/20.500.12514/7195
Job Title:Doktor Öğretim Üyesi
Main Affiliation:Department of Basic Islamic Sciences / Temel İslam Bilimleri Bölümü
ORCID:
0000-0003-2943-3494
0000-0003-2943-3494YÖK Akademik: C6ED36D531CC25A5
Name Variants:
Cetinkaya, Mehmet
7 results
Scholarly Output Search Results
Now showing 1 - 7 of 7
Article Akıl ve Nakil Kesişiminde Mezhebî Çatışmalar: Re’y ve Kader Örneği(2026) Çetinkaya, MehmetErken dönem Müslüman düşüncesinde Kur’ân’ın akletme, tefekkür ve tedebbüre yönelik teşvik edici diline karşın, hadis literatüründe re’y ve istidlâlî akla karşı geliştirilen mesafeli, hatta zaman zaman dışlayıcı tutumun tarihsel ve teolojik gerekçelerini incelemek bu çalışmanın temel amacını oluşturmaktadır. Müslüman düşünce geleneğinin oluşum evresinde ortaya çıkan akıl-nakil gerilimi, sadece felsefî bir tartışma değil, aynı zamanda mezhebî kimliklerin inşasında ve dinî otoritenin bölüşülmesinde belirleyici bir rol oynamıştır. Araştırma, metodolojik düzlemde re’y ve kıyas, teolojik düzlemde ise kader ve kalem tartışmalarıyla sınırlandırılmıştır. Söz konusu kavramların analiz birimi olarak seçilmesinin temel nedeni, akılcı yaklaşımlar ile nakil merkezli Ehl-i hadis ekolü arasındaki fikrî, siyasî ve metodolojik mücadelenin hadis metinleri ve rivayet teknikleri üzerinden en yoğun şekilde bu alanlarda yürütülmüş olmasıdır. İslâm dininde aklın temel bir epistemolojik araç ve varlığı anlama vasıtası olarak konumlandırılması, bizzat Kur’ân’ın ontolojik vurgularıyla temellendirilmiştir. Hicrî ikinci yüzyıldan itibaren şekillenmeye başlayan ve takip eden süreçte kurumsallaşan hadis odaklı yaklaşımda ise, Kur’ân’ın bu rasyonel açılımına kıyasla re’ye karşı oldukça sınırlayıcı, hatta statik bir paradigmanın hâkim olmaya başladığı görülmektedir. Niteliksel yapıdaki bu fark, çalışmanın ana problemini oluşturmaktadır. Bu epistemolojik ayrışmada Ehl-i hadis; nakilci, lafızcı ve nass-merkezli bir otorite modelini temsil ederken; Ehl-i Re’y ve Sünnî kelamcılar akıl yürütmeyi ve te’vil yöntemini öne çıkarmışlardır. İnsan iradesi hususunda ise bu fıkıh ve kelam okulları, Ehl-i hadis’in katı kaderciliğine teslim olmadıkları gibi, Muʿtezile’nin insan iradesini mutlaklaştıran keskin yaklaşımına da paye vermemişlerdir. Ehl-i hadis’in muhalif ekollerle mücadelesinde cebrî kader anlayışına yakın bir görüşü savunmasına karşın, akılcı kanadın temsilcisi olan Muʿtezile çevresinin insan fiillerinde hürriyet ve sorumluluk vurgusu yapması, iki ekol arasındaki anlama usulü farkını derinleştirmiştir. Araştırma sürecinde ulaşılan bulgular, bu tercihin arka planında tarafların nassı anlama biçimindeki hermenötik farklılıkların yanı sıra dönemin siyasî otoriteleriyle kurulan ilişkilerinin de etkili olduğunu göstermektedir. Özellikle Mihne süreciyle zirveye ulaşan politik-teolojik gerilim, mezhebî kutuplaşmayı keskinleştirmiştir. Süreç içerisinde hadis edebiyatında re’y kavramı sistematik olarak yerilmiş; kavram semantik bir daralmaya ve değer kaybına uğrayarak sıklıkla “bidʿat” ve “dalâlet” ile ilişkilendirilmiştir. Bidʿat temalı rivayetlerin önemli bir kısmının aslında teknik anlamda dinde yenilikten ziyade, istidlâlî aklı ve akılcı yöntemleri hedef alan birer savunma mekanizması olduğu araştırmada ulaşılan sonuçlar arasındadır. Netice itibarıyla erken dönem mezhebî gerilimlerin, Ehl-i hadis çevrelerinde re’y ve kıyas gibi akıl yürütme biçimlerine karşı daha ihtiyatlı ve sınırlayıcı bir tutumun oluşmasına katkı sağladığı söylenebilir. Bu tutumun hadislerin seçimi, tasnifi ve şerh edilmesi süreçlerini etkileyerek normatif bir nakilci ortodoksinin oluşumuna katkıda bulunduğu tespit edilmiştir.Article Geleneksel Ahlak Ekolünde Günah ve Bağımlılık(2026) Çetinkaya, Mehmetİslam ahlak düşüncesi geniş bir literatüre sahip olup kendi içinde ekollere ayrılmaktadır. Bu çalışma, İslam düşünce geleneğinde üç ahlak ekolünden biri olan “geleneksel-dinî ahlak” ekolünün, günah olgusu ve alışkanlık haline gelen kötü fiiller bağlamında, bağımlılıktan kurtuluş süreçlerine dair sunduğu perspektifi incelemeyi amaçlamaktadır. Günümüzde bağımlılıkların artması, seküler terapi modellerinin yetersiz kalması din ve maneviyat temelindeki yaklaşımlara olan ihtiyacı artırmıştır. Bu durum, geleneksel İslâm ahlak kaynaklarının bağımlılıktan kurtulma süreçlerine dair sunduğu çözüm önerilerinin yeniden değerlendirilmesini gerekli kılmaktadır. Bu bağlamda, Hâris el-Muhâsibî, Mâverdî, İbn Hazm, Gazzâlî ve İbnü'l-Cevzî gibi geleneksel ahlak düşünürlerinin temel eserleri tahlil edilmiştir. Söz konusu ekole mensup müellifler günah ve bağımlılığı ekseriyetle, Kur’anî bir kavram olan “hevâ” ekseninde tanımlamışlardır. Söz konusu görüşlere göre günahlardan ve kötü alışkanlıklardan kurtuluşun yolu ferdi çabaya dayanır. Bu süreçte nefis muhasebesi, riyazet, tetikleyici unsurlardan kaçınma, dua, havf ve reca, duyguların terbiyesi ve nihâyet Allah'ın yardımına sığınma öne çıkan başlıca yöntemlerdir. Geleneksel literatürün modern anlamda sistematik bir bağımlılık tedavi protokolü sunmadığı açıktır; ancak dinî duygunun sağladığı anlam, motivasyon ve metanetin, özellikle nüksleri önlemede günümüz terapileri için tamamlayıcı ve güçlü bir psiko-manevi destek sunma potansiyeli taşıdığı gözlemlenmiştir. Sonuç olarak geleneksel-dini ekol, bağımlılıktan kurtuluş sürecini salt bilişsel bir çaba olarak değil, irade terbiyesi ve ilahî yardımın bütünleştiği manevi bir süreç olarak ele almaktadır. Buna göre dinî ahlak yaklaşımının sağladığı pratiklerle birlikte manevi motivasyonun, bağımlılık ve nüks arasında bocalayan bireyler için halen geçerli ve etkili bir kurtuluş yolu sunma potansiyeline sahip olduğu görülmüştür.Article Ehl-ı Re'y-ehl-i Hadis Perspektifi ve Sahabe(2024-12-31) Cetinkaya, Mehmetİslâm düşünce tarihinde en önemli ekollerden biri Ehl-i hadîstir. Ehl-i hadîs’in karşısında yer alan ekol ise Ehl-i reʾy’dir. İki ekol arasında hem fıkhî hem itikadî alanda tartışma ve gerilimler yaşanmıştır. II. yüzyılda tebeyyün eden ve III. yüzyılda tırmanan bu tartışmaların İslâm düşüncesine etkisi derin ve kapsamlı olmuştur. Bu iki farklı ekolün perspektifinin sahâbe döneminde karşılığı var mıydı, varsa hangi boyutlarda vardı? Bu sorunun cevabı etkilerin incelenmesini değil nüve ve kökeninin incelenmesi anlamına gelmektedir. Bu konuda iddiamız olaylara rasyonel bakmaya meyilli reʾycilik ile dini Hz. Peygamber’i taklit etmek olarak gören nakilciliğin sahâbe içerisinde karşılığının kesinlikle var olduğudur. Hz. Peygamber’in vefatından sonra hayatın akışı içinde ortaya çıkan mesele ve olayları çözüme bağlama ihtiyacına cevap vermede bilgili, yetenekli ve öne çıkan sahâbe, sorulara cevap vermeye çalışmıştır. Bu hususta ashap içinde öne çıkanlar genelde Ehl-i reʾy düşüncesine yakın olan kimselerdir. Abdullah b. Abbas ve Abdullah b. Mesʿûd gibi önde gelen sahâbîler öncelikle diğer sahâbîlerin soruları olmak üzere halkın da sorularına cevap veriyorlardı. Onların cevap ve fetvalarıyla Ehl-i hadîs perspektifinin sahâbe dönemindeki nüvesi veya temsilcisi diye bahsedeceğimiz Abdullah b. Ömer, Enes b. Mâlik gibi sahâbenin din anlayışı arasında bariz farklar vardır. Sahâbe arasındaki bu fark Ehl-i reʾy -Ehl-i hadîs farkıyla aynı olmamakla beraber parçaları birleştirme-parçacı bakış, anlama ve tabi olma-taklit etme noktasında benzeşmektedir. Bu bakış açısı benzerliği ve farkı Ehl-i reʾy ve Ehl-i hadîs oluşumunun asli ve temel sebebidir. Rivayet ve hükümlerde sahâbe arasındaki rivayet ve görüş farklılıklarının temelinde rasyonel bakış ile parçacı/nakilci bakış farkının olması bu iddiayı güçlendirir. Başta Hz. Âişe olmak üzere Hz. Ömer, Abdullah b. Abbas, Abdullah b. Mesʿûd, Muâz b. Cebel, Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ali’nin bazı söz ve uygulamaları rasyonel bakışın nakilci perspektiften farkını ortaya koyar. Dolayısıyla Ehl-i reʾy ve Ehl-i hadîs perspektifinin ilk nüveleri sahâbe döneminde vardı ve iki nüvenin ayrışması sahâbe döneminde başlamıştır. Rasyonel tarafı ve bilgisi önde olan sahâbe, hadis rivayeti; âyet, sünnet ve akıl ile çeliştiğinde bu rivayetleri ya düzeltmişler ya da reddetmişlerdir. Bu makalede nakilci sahâbenin yanlış anlama ve bazı hadis tasarruflarının hadislerde nasıl bir anlam kaymasına sebep olduğu da ele alınmıştır. Şimdiye kadar Ehl-i hadîs’in iddiasına göre sahâbe kendisi gibi düşünüyor ve yaşıyordu. Bu makalede durumun Ehl-i hadîs’in dediği gibi olmadığı Ehl-i reʾy ile fakih sahâbelerin aslında ekseriyetle aynı yahut yakın bir perspektife sahip oldukları gösterilmeye çalışılmıştır. Buna göre Ehl-i reʾy ve Ehl-i hadîs aslında bir bakış açısı olarak sahâbe döneminde karşılığı vardı ve bu konuda farklı perspektifin getirdiği farklı kanaat ve hadis yorumları vardır. Bu çalışmada sahâbe arasındaki fikrî ihtilaf ve tashihlerden yola çıkarak iki ekol farkının mukayesesi yapılmıştır. Ehl-i reʾy ve Ehl-i hadîs perspektifinin sahâbedeki yansımalarını veya sahâbenin Ehl-i reʾy -Ehl-i hadîs ayrışmasına nüve olmasını ele alan bir çalışma yoktur. Bu çalışmada bu boşluğu doldurmaya çalıştık. Böylece sahâbe arasındaki ihtilâfların kaynağının perspektif farkından kaynaklandığını ve bu farkın Ehl-i reʾy-Ehl-i hadîs perspektif farkının sahâbedeki izdüşümü olduğu tespiti yapılmıştır.Article Mihne Ve Mezhepsel Etkileri(2024-05-22) Çetinkaya, Mehmet; Kubat, Mehmetİlahi kelâmın hâdis ya da kadîm olduğu sorunu mezhepler arasında görüş ayrılıklarına neden olan temel meselelerden biridir. Bu konu etrafında alevlenen Halku’l-Kur’ân tartışmaları Hicri II. yüzyılın ortalarından itibaren baş göstermiş ve İslâm düşüncesini derinden etkilemiştir. Bu tartışmalar sonucunda meydana gelen cepheleşme ile beraber kendi fikri yapısını karşıtlık üzerinden inşa etme süreci ortaya çıkmış, konuyla ilgili hadisler uydurulmuş, reddiye kabilinden eserler kaleme alınmış ve hadis edebiyatına etkisi oldukça kapsamlı olmuştur. Selef ve Ehl-i hadis alimleri bu konuda Mu‘tezile ve Cehmiyye gibi mezheplerle şiddetli bir mücadeleye girişmiştir. Bu süreçte Ehl-i hadis’in dinden saydığı bazı hadis rivâyetlerini Mu‘tezile, Cehmiyye ve Ehl-i re'y’in reddetmesi, mezhepler arasındaki gerilimi arttırmıştır. Bu gerilim, siyasetin de müdahalesiyle ayrı bir boyut kazanmış ve bunun sonucunda meşhur Mihne hadisesi meydana gelmiştir. Halku’l-Kur’ân cepheleşmesiyle birlikte cereyan eden Mihne hadisesine benzer etki ve özellikte İslâm düşünce tarihinde ikinci bir olay yoktur. Mihne döneminde Mu‘tezile’nin benimsediği “Kur’ân mahlûktur” inancı Halife Me’mûn, Mu’tasım ve Vâsık döneminde Abbasîlerin resmi politikası olarak benimsenmiştir. Bu dönemde “Kur’ân mahlûk değildir” söyleminde ısrar edenler sorgulanmış, işkence görmüş, zindanlara atılmış ve çeşitli cezalara maruz kalmışlardır. Siyasetin de müdahil olduğu, farklı zümre ve grupların başat rol oynadığı Mihne hadisesinin dışa yansımalarında mezhepsel faktörlerin etkili olduğu görülmektedir. İslâm düşüncesinde bir evrilme veya bir kırılmanın yaşandığı Mihne ve sonrası dönem zümresel etkinin yoğun olarak yaşandığı bir dönemdir. İslâm düşüncesini siyasi, sosyal, epistemolojik, ilmi ve mezhepsel anlamda etkilemiştir. Bu makalede Halku’l-Kur’ân tartışmalarının ve Mihne olayının muhtemel sebeplerinin neler olduğu ele alınmış, Mihne hadisesi ve Halku'l-Kur’ân tartışmalarında mezhep faktörünün etkileri araştırılmış ve bu etkilerin görüldüğü Mihne sonrası dönem mercek altına alınmıştır.Master Thesis Kaderi Kabul ve Red Arasında İki Risale: Hasan-ı Basrî ile Ömer b. Abdülazîz'in Risâlelerinde Kaderi Tartışma Biçimleri(2026) Yılmaz, Arife; Çetinkaya, MehmetBu çalışma, erken dönem İslâm düşüncesinde kader inancının nasıl şekillendiğini, iki farklı figür üzerinden karşılaştırmalı bir bakışla ele almayı amaçlamaktadır. Kader inancı, kelâm disiplininde merkezi bir yere sahip olmakla birlikte, tarihsel süreçte yalnızca inanç düzeyinde tartışılmamış; siyasal, toplumsal ve ahlaki boyutlarıyla da çok katmanlı bir yapı kazanmıştır. Bu bağlamda, Hasan-ı Basrî (ö. 110/728) ve Ömer b. Abdülaziz'e (ö. 101/720) nispet edilen kader risâleleri esas alınarak, söz konusu inanç ilkesinin farklı tarihsel ve toplumsal bağlamlarda nasıl yorumlandığı analiz edilmiştir. Araştırmada içerik çözümlemesi ve bağlamsal okuma yöntemleri kullanılmış; her iki risâlede delillendirme biçimi, ayet ve hadis kullanımı, hitap tarzı, söylemsel yönelimler ve siyasal bağlamlar dikkate alınarak değerlendirme yapılmıştır. Hasan-ı Basrî'nin bireysel sorumluluğu ön plana çıkaran yaklaşımı ile Ömer b. Abdülaziz'in toplumsal düzeni esas alan daha sistematik ve mutedil yorumu karşılaştırmalı olarak ele alınmıştır. Sonuç olarak, kader inancının sabit bir doktrinden ziyade tarihsel ve bağlamsal ihtiyaçlara göre farklılık gösteren bir yorum alanı olduğu ortaya konmuştur. Elde edilen bulgular, erken dönem İslâm düşüncesindeki kader tartışmalarının yalnızca teolojik değil, aynı zamanda siyasal otorite, birey-devlet ilişkisi ve toplumsal yapı açısından da önemli yansımaları olduğunu göstermektedir. Anahtar Kelimeler: Kelam, Kader, Kaderiyye; Hasan-ı Basrî; Ömer b. Abdülaziz; er-Risâle fi'l-Kader; er-Red ale'l-Kaderriyye.Article Sectarian Conflicts at the Intersection of Reason and Transmission: The Case of Raʾy and Qadar(2026) Çetinkaya, MehmetErken dönem Müslüman düşüncesinde Kur’ân’ın akletme, tefekkür ve tedebbüre yönelik teşvik edici diline karşın, hadis literatüründe re’y ve istidlâlî akla karşı geliştirilen mesafeli, hatta zaman zaman dışlayıcı tutumun tarihsel ve teolojik gerekçelerini incelemek bu çalışmanın temel amacını oluşturmaktadır. Müslüman düşünce geleneğinin oluşum evresinde ortaya çıkan akıl-nakil gerilimi, sadece felsefî bir tartışma değil, aynı zamanda mezhebî kimliklerin inşasında ve dinî otoritenin bölüşülmesinde belirleyici bir rol oynamıştır. Araştırma, metodolojik düzlemde re’y ve kıyas, teolojik düzlemde ise kader ve kalem tartışmalarıyla sınırlandırılmıştır. Söz konusu kavramların analiz birimi olarak seçilmesinin temel nedeni, akılcı yaklaşımlar ile nakil merkezli Ehl-i hadis ekolü arasındaki fikrî, siyasî ve metodolojik mücadelenin hadis metinleri ve rivayet teknikleri üzerinden en yoğun şekilde bu alanlarda yürütülmüş olmasıdır. İslâm dininde aklın temel bir epistemolojik araç ve varlığı anlama vasıtası olarak konumlandırılması, bizzat Kur’ân’ın ontolojik vurgularıyla temellendirilmiştir. Hicrî ikinci yüzyıldan itibaren şekillenmeye başlayan ve takip eden süreçte kurumsallaşan hadis odaklı yaklaşımda ise, Kur’ân’ın bu rasyonel açılımına kıyasla re’ye karşı oldukça sınırlayıcı, hatta statik bir paradigmanın hâkim olmaya başladığı görülmektedir. Niteliksel yapıdaki bu fark, çalışmanın ana problemini oluşturmaktadır. Bu epistemolojik ayrışmada Ehl-i hadis; nakilci, lafızcı ve nass-merkezli bir otorite modelini temsil ederken; Ehl-i Re’y ve Sünnî kelamcılar akıl yürütmeyi ve te’vil yöntemini öne çıkarmışlardır. İnsan iradesi hususunda ise bu fıkıh ve kelam okulları, Ehl-i hadis’in katı kaderciliğine teslim olmadıkları gibi, Muʿtezile’nin insan iradesini mutlaklaştıran keskin yaklaşımına da paye vermemişlerdir. Ehl-i hadis’in muhalif ekollerle mücadelesinde cebrî kader anlayışına yakın bir görüşü savunmasına karşın, akılcı kanadın temsilcisi olan Muʿtezile çevresinin insan fiillerinde hürriyet ve sorumluluk vurgusu yapması, iki ekol arasındaki anlama usulü farkını derinleştirmiştir. Araştırma sürecinde ulaşılan bulgular, bu tercihin arka planında tarafların nassı anlama biçimindeki hermenötik farklılıkların yanı sıra dönemin siyasî otoriteleriyle kurulan ilişkilerinin de etkili olduğunu göstermektedir. Özellikle Mihne süreciyle zirveye ulaşan politik-teolojik gerilim, mezhebî kutuplaşmayı keskinleştirmiştir. Süreç içerisinde hadis edebiyatında re’y kavramı sistematik olarak yerilmiş; kavram semantik bir daralmaya ve değer kaybına uğrayarak sıklıkla “bidʿat” ve “dalâlet” ile ilişkilendirilmiştir. Bidʿat temalı rivayetlerin önemli bir kısmının aslında teknik anlamda dinde yenilikten ziyade, istidlâlî aklı ve akılcı yöntemleri hedef alan birer savunma mekanizması olduğu araştırmada ulaşılan sonuçlar arasındadır. Netice itibarıyla erken dönem mezhebî gerilimlerin, Ehl-i hadis çevrelerinde re’y ve kıyas gibi akıl yürütme biçimlerine karşı daha ihtiyatlı ve sınırlayıcı bir tutumun oluşmasına katkı sağladığı söylenebilir. Bu tutumun hadislerin seçimi, tasnifi ve şerh edilmesi süreçlerini etkileyerek normatif bir nakilci ortodoksinin oluşumuna katkıda bulunduğu tespit edilmiştir.Article Pre-Islamic Poetry As A Hermeneutic Tool In Qur’anic Exegesis: The Questions Of Nafi Ibn Al-Azraq As A Model(Univ Islam Negeri Maulana Malik Ibrahim Malang, 2026) Deniz, Mehmet Ata; Cetinkaya, Mehmet; Aytepe, Nesim; Kadad, MustafaThis research addressing a central problematic in exegetical studies and philology: How did the literary heritage of a polytheistic milieu evolve into an indispensable hermeneutical tool for decoding the sacred monotheistic text? The study engages with this dialectical relationship, grounding its argument in the hypothesis that while Islam enacted a decisive doctrinal rupture with the Jahiliyyah, it did not institute a linguistic one; rather, it assimilated the prevailing linguistic system and semantically re-engineered it to serve the imperatives of Tawhid (monotheism). Employing a descriptive-analytical methodology, the paper examines applied models from Gharib al-Qur'an (obscure Quranic vocabulary), with a specific focus on the Questions of Nafi' ibn al-Azraq as a foundational historical document that legitimized the citation of poetic evidence (Istishhad) in exegesis. The study argues that the reliance of Abdullah ibn Abbas-the preeminent exegete-on poetry authored by polytheists or People of the Book (such as Umayya ibn Abi al-Salt) to elucidate Quranic lexicon constitutes an implicit acknowledgment that Arabic is a cumulative civilizational vessel. It posits that Quranic terminology did not emerge ex nihilo, but represents an extension of Semitic roots deeply embedded in the history of religions within the Arabian Peninsula. Furthermore, the research analyzes the phenomenon of semantic shift (resemantization), demonstrating how the Quran utilized identical pre-Islamic terms-such as Salah, Zakah, and Taqwa- yet divested them of their archaic content to recharge them with novel doctrinal payloads. This process renders the recourse to pre-Islamic poetry a hermeneutic necessity, not merely to ascertain legal definitions, but to trace the historical evolution of terminology and to appreciate the Quranic genius in transposing language from the sensory, material connotations prevalent in poetry to abstract, spiritual significations. The study concludes that pre-Islamic poetry functions not merely as the Diwan of the Arabs preserving tribal glories, but as the essential Lexical Archive of the Revelation. Consequently, the contemporary exegete requires the integrative tools of comparative philology and literary criticism, alongside traditional narration, to fully grasp the multi-dimensional nature of Quranic eloquence.
