Felsefe Bölümü Koleksiyonu
Permanent URI for this collectionhttps://hdl.handle.net/20.500.12514/71
Browse
Browsing Felsefe Bölümü Koleksiyonu by Author "Cengiz, Yunus"
Now showing 1 - 20 of 28
- Results Per Page
- Sort Options
Book Part 1. Cengiz, Yunus, “Manâ Teorisi”, İslam Düşüncesinde Teoriler I Meta-Fizik 2.(2021) Cengiz, Yunus; Cengiz, YunusCengiz, Yunus, “Manâ Teorisi”, İslam Düşüncesinde Teoriler I Meta-Fizik 2.Book Part 2. Cengiz, Yunus, “Ahval Teorisi”, İslam Düşüncesinde Teoriler I Meta-Fizik 2. Cilt, Ketebe Yayınları, İstanbul, 2021, s. 980-994.(2021) Cengiz, Yunus; Cengiz, Yunus2. Cengiz, Yunus, “Ahval Teorisi”, İslam Düşüncesinde Teoriler I Meta-Fizik 2. Cilt, Ketebe Yayınları, İstanbul, 2021, s. 980-994.Article The Approach of Kalām to the Physical Universe: Schools and Breaks(Anadolu İlahiyat Akademisi, 2023) Cengiz, Yunus; Cengiz, YunusKelâmcılar, sekizinci yüzyılın sonlarından itibaren fiziksel evrenle daha fazla ilgilenmişler ve daha önce gündemlerinde olmayan cisim, hareket, durağanlık ve değişim gibi konularda teoriler ortaya koymuşlardır. Kelâm ekollerinin fizik yaklaşımları birbirlerinden farklı olduğu gibi farklı dönemlerdeki fizik hakkında düşünme tarzları da farklıdır. Bu çalışmanın amacı kelâmcıların fiziksel evrene yaklaşımlarını tespit etmektir. Bu bağlamda, kelâmcıların beş farklı yaklaşımının olduğu söylenebilir. Bunlardan birincisi araz taraftarlarıdır. Evrenin arazlardan meydana geldiğini savunan bu yaklaşım cisimlerin bütünlüklü yapılar olarak görülmesinin zihnimizin eseri olduğunu savunur. İkincisi tabiatçı kelâmcılardır. Nazzâm, Câhız ve Sümâme bu yaklaşımı savunan kelâmcılardır. Onların ortak özelliği cisimlerin tabiatlarını kabul etmeleridir. Bu yaklaşıma göre cisimler başka bir müdahaleye gerek kalmaksızın tabiatlarına uygun bir şekilde davranmak zorundadır. Nazzâm, bu yaklaşıma uygun bir teori geliştirmiş ve teorisini tecrübelerle desteklemeye çalışmıştır. Atomculuğu reddeden Nazzâm cisimlerin karşıt bileşenlerden oluştuğunu ve onların sürekli hareket halinde olmalarını sağlayan iç dinamizme sahip olduklarını ısrarla söyler. Câhız ise hayvanların doğasını ve hareketlerini öğrenmek için çokça gözlem yapmanın yanı sıra birtakım deneyler yapmıştır. Kelâmın fizikle ilgili üçüncü yaklaşımın sahipleri ise atomcu kelâmcılardır. Atomculuk kelâmda en yaygın fizik yaklaşımıdır. Bu yaklaşıma göre cisimler sonsuza kadar bölünmez. Evren parçalanmayan parçacıklardan oluşur. Bu yaklaşım atomlar arasında boşlukların olduğunu ısrarla savunur. Bu düşüncelerini savunmak için birtakım örnekler veren atomcu kelâmcılar, cisimlerin tabiata sahip olduğunu kabul etmezler. Bunun yerine evreni açıklamak için itme gücü (i‘timâd) teorisini geliştirmişlerdir. Dördüncü yaklaşımın sahipleri ise hem atomcu hem tabiatçı kelâmcılardır. Ebu’l-Kâsım el-Ka‘bî’nin başını çektiği bu yaklaşım, evrenin atomlardan oluştuğunu ve her cismin bir tabiatının olduğunu savunur. Bu yaklaşım evrende boşluğun olmadığını söyler ve bu düşüncesini birçok tikel fenomeni izah ederek ispatlamaya çalışır. Beşinci yaklaşım ise Aristoteles’in dört neden nazariyesiyle fiziksel evreni değerlendiren kelâmcılardır. Gazâlî sonrasında Eş‘arî kelâmcılar, Aristoteles’in fiziğinin temelini teşkil eden dört neden nazariyesini kelâmî tezleriyle uyumlu hale getirmeye çalışmışlardır. Makalede bunu başarmak için ne tür yöntemlerin takip ettiği ele alınmaktadır.Conference Object “Bir Olma Pratiği Olarak Dostluk ve Lâ-mahdut Özelliği”(2018) Cengiz, Yunus; Cengiz, YunusCengiz, Yunus, “Bir Olma Pratiği Olarak Dostluk ve Lâ-mahdut Özelliği” Uluslararası Dil, Düşünce ve Din Bilimleri Kongresi (08-10 Kasım 2018).Article Câhız’da Duyumsamanın Öznel Karakteri /Subjective Character of Sensation in al-Jahiz(2021) Cengiz, Yunus; Cengiz, Yunus; Cengiz, Yunushttps://www.sabahulkesi.com/2021/01/19/cahizda-duyumsamanin-oeznel-karakteri/Article CÂHIZ: YAŞAMI HAYRETLE KARŞILAMAK / Al-JÂHIZ: WELCOMING LIFE WITH AMAZING(2020) Cengiz, Yunus; Cengiz, Yunushttps://www.sabahulkesi.com/2020/03/03/cahiz-yasami-hayretle-karsilamak/Article Deleuze’ün Anlam Kuramında İfade Oyunu: Tersine Çevirme ve Paradokslar Kurma(Soayoloji Divanı, 2021) Cengiz, Yunus; Cengiz, YunusIn this article, which deals with the contribution of the game in expressing the meaning, the ontological aspect and logical dimension of the meaning are examined in terms of Deleuze’s philosophy. Meaning is not the beings pointed out by proposition and words, nor is the result evidenced by cause and effect relationships. Meaning is far from being the belief expressed by the subject. According to Deleuze, meaning is the expressed event. Events are the degrees of motion emanating from objects. To be event makes it non-existent and away from to be pointed out. Since events are in infinitive form, they are indifferent to modes such as positivity-negativity, universalism-particularity, contingency-necessity, and relations such as cause and effect. Approaching propositions with a game of thought allows meaning to be expressed indifferent to modes and relationships. Inverting and forming paradoxes are among the practices of this game for Deleuze. The simulacres that remain outside of thought in Platonism because they do not take part from the models become the subject of the demand for understanding thanks to inversion game. Paradoxes, on the other hand, cause meaning to appear in propositions in a state of indifference. Key Words: Deleuze, Meaning, Expression Game, Inversion, ParadoxesBook “Dokuzuncu Yüzyıl Müslümanlarında (B)ilim Aşkı ve Zihin felsefesi Açısından Değerlendirilmesi”(2019) Cengiz, Yunus; Cengiz, Yunus“Bilgi sana kendinden bir şey vermez, sen tümüyle kendini ona vermedikçe. Kendini tümüyle ona verdiğinde bile; belki, sana kendinden bir şey verir, emin olmasan da” (Câhız’ın aktarmasıyla Nazzâm) Fuat Sezgin İslam’da Bilim ve Teknik eserinde her zaman olmasa da bazı bölümlerin başına Müslüman bilim adamlarından dikkat çekici ve bilime duyulan aşk ve heyecanın ortak kesenleri olduğu bir söz koymayı tercih eder. Bu bağlamda Astronomi bölümü için İbn Heysem’den (ö. 432/1041), denizcilik bölümü için İbn Mâcid’ten (ö. 9. yy/15. yy) ve tıp bölümü için İbn Rüşd’ten (ö. 595/1298) bir söze yer verir. Aynen bu şekilde, coğrafya bölümü için de Nazzâm’ın yukarıda verilen ve Câhız tarafından aktarılan sözünü motto bir özdeyiş olarak bölümün girişine koyar. Fuat Sezgin böyle bir tercihte bulunmakla muhtemelen Müslüman bilim adamlarını bilim yapmaya teşvik eden bilgisel ve psikolojik saiki vurgulamak istemenin yanı sıra aslında kendi heyecanını da ortaya koymaktadır. Zira kabul edilir ki bir sözün bir bölümün girişine tam da bir sayfanın ortasına bir motto olarak konulması bir yazarın düşüncelerini harfler üzerine dizmesinden çok daha fazlasını ifade etmektedir. Başka bir ifadeyle bir motto sadece yazılı bir metin değildir, aynı zamanda görseldirler ve metnin ana düşüncesine işaret edenden çok daha fazlasıdır. Mottolar okuyucusundan kendilerini vurgulu bir şekilde okumayı temenni ettikleri için görsel olmanın yanı sıra aynı zamanda duyumsaldırlar ve ritmik bir okuyuşa olanak verirler. Mottolar böylece bulunduğu mekan itibariyle tabii olarak hem yazarın hem de okuyucunun duygularının değişmesini ve olayın tekrar yaşatılamasını sağlamak arzusunda olurlar. Zaten genelde mottoların teşvik ve duygu içerikli olmalarının nedenini de burada aramak gerekir. Yukarıdaki alıntıyı bir motto olarak vermek açısından Fuat Sezgin yalnız değildir. İslam düşüncesinde bilginin gelişim seyrini ortaya koymak gayesiyle Franz Rosenthal tarafından hazırlanan Knowledge Triumphant eserinde de (Bu eser Sezgin’in eserinden önce yazılmıştır) kitabın başına konulur. Sezgin’den farklı olarak Rosenthal, bu mottonun hem Arapçasını ve farklı okuma şekillerini hem de hangi eserlerde geçtiğini dipnotta vermeyi ihmal etmez. Nazzâm’ın eserleri günümüze ulaşmadığı için bu mottoyu onun eserlerinde bulmak olanaksız olarak durmaktadır. Ancak düşüncelerini önemli oranda kendisinden öğrendiğimiz Câhız’ın eserlerinde her ne kadar bu sözü çağrıştıracak ifadeler varsa da bu metin aynısıyla onun eserlerinde yer almaz. Rosenthal’ın işaret ettiği gibi, daha sonra kaleme alınan birçok eserde Câhız’ın aktarımına işaret etmek suretiyle Nazzâm’a nispet edilerek bu metin verilmektedir. Bu çalışmada yukarıda verdiğimiz metnin hem tarihsel bağlamdaki karşılığını hem de sözün sahibi olan Nazzâm ve onun takipçisi ve aktarımcısı Câhız’ın düşüncesindeki karşılığını ele almak istiyoruz. Böylece bu sözün bir slogan olmanın da ötesinde Nazzâm ve Câhız’ın zihin felsefesi açısından tutarlı bir karşılığı olduğunu ortaya koymaya niyetindeyiz. Bunu yaparken açıkçası Câhız ve Nazzâm’ı çok da birbirinden ayırt etme niyetinde değiliz. Çünkü Câhız’ın bir aktarımcı olarak Nâzzâm’la ilişkisi sözü salt aktaran bir mevkide değildir. Genel olarak sözü yeniden üreten ve formüle eden bir konumdadır. Hatta çoğu zaman Nazzâm’la olan ilişkisi Platon ve Socrates arasındaki ilişki gibi görünmektedir. Dolayısıyla konu edindiğimiz mottonun sahibi Nazzâm olsa da onun aynı zamanda Câhız tarafında da paylaşıldığını hatta belki de tekrar formüle edildiğini tahmin edebiliriz.Conference Object Ebû Bekir er-Râzî’de Deist Yaklaşım: Aklın Yetkinliği ve Nübüvvet Eleştirisinin Değerlendirilmesi(2017) Cengiz, Yunus; Cengiz, YunusCengiz, Yunus, “Ebû Bekir er-Râzî’de Deist Yaklaşım: Aklın Yetkinliği ve Nübüvvet Eleştirisinin Değerlendirilmesi” Uluslararası Din Karşıtı Çağdaş Akımlar ve Deizm Sempozyumu, 12-14 Mayıs 2017, Yüzüncü Yıl Üniversitesi, Van (Din Karşıtı Çağdaş Akımlar ve Deizm, ed. Vechi Sönmez, Burhanettin Kıyıcı, Metin Yıldız, Ensar Neşriyat, İstanbul, 2017, ss. 313-319).Conference Object İlk Dönem Kelâmında Teolojiyi Aşma Tecrübesi(2016) Cengiz, Yunus; Cengiz, YunusCengiz, Yunus, “İlk Dönem Kelâmında Teolojiyi Aşma Tecrübesi” XXI. Kelam Anabilim Dalları Koordinasyon Toplantısı Ve “Kelam İlminde Metodoloji Sorunu” Sempozyumu, Gaziantep Üniversitesi, 13-14 Mayıs 2016, Gaziantep (Kelam İlminde Metodoloji Sorunu, ed. Mahmut Çınar, Mustafa Ünverdi, M. Reşit Akpınar, Esra delen Yıldırım, Fehmi Soğukoğlu, Gaziantep Üniversitesi Basımevi, Gaziantep, 2017).Article Kâdî Abdülcebbâr’ın Bilgi Sisteminde Algı-Akıl İlişkisi(2011) Cengiz, Yunus; Cengiz, YunusBu yazının amacı, Kâdî Abdülcebbâr’ın bilgi sistematiği açısından önem arz eden akıl ve algı kavramları arasındaki ilişkiyi çözümlemektir. Akılcı yaklaşımıyla bilinen Mu’tezile ekolüne mensup bir düşünür olan Kâdî Abdülcebbâr’a göre akıl, bir yeti veya cevher değil insanın bilinçli eylemlerini ve düşünsel çıkarımlarını sağlayan ilkeler düzeyindeki bilgilerdir. Kâdî, insanın herhangi bir bilgiye doğuştan sahip olduğunu kabul etmez. Ona göre akıl dahil tüm bilgiler ampirik tecrübeyle oluşur. Her bilgi zaman bakımından algıyla başlasa da bu bilgilerin test edilmesi akıl ile mümkün olur. Kâdî Abdülcebbâr bu tutumuyla akıl ve algı arasındaki döngüsel süreçte akla yargıç olmak gibi bir misyon yüklerConference Object “Kelâm Geleneğinde Bilginin Jeneolojisi: “Nazar”ın Değişen Karakteri Üzerine”(2018) Kılıç, Muhammet Fatih; Cengiz, Yunus; Cengiz, YunusHer gelenek gibi İslam düşünce geleneği de oluşmaya başladığı ilk yüzyıllardan beri çevresel, tarihsel ve toplumsal saiklerle değişime uğramış ve farklı dönemlerde farklı veçheler kazanmıştır. Müslümanların düşünce haritasına bakıldığında kelâmî birer ekol olan Mu‘tezile, Eş‘arilik, Mâtürîdîlik Şia vb. ekollerin entelektüel, siyasi ya da dini açıdan canlı birer aktör olarak göründüğü anlaşılmaktadır. Bu da kelâmî düşünüşteki değişimi ele almanın ne kadar önemli olduğunu göstermektedir. Temelde İslam inancını ve temel değerlerini kuramsal bir mahiyet içinde özelde Müslümanlara, genelde ise tüm insanlığa ifade etmek gibi bir rol üslenen kelâm, hem bu rolünden dolayı hem de gelişen koşullardan dolayı ilk haliyle kalmamıştır. Bu bildirinin amacı kelâm bilgi sisteminin işlemesini sağlayan ve nazar olarak ifade edilen akıl yürütmenin değişen tabiatı üzerinden bu gelenekteki bilginin jeneolojisini (soykütük) ortaya koymaktır. Bildiride kelâmcıların argümantasyonda bulunurken müşahhas olan evren ve evrendeki olaylar yerine gittikçe bunların mantıksal görünümlerini esas aldıkları ortaya konmaktadır. Nitekim hem ilk dönem kelamcılarının hem de sonraki kelâmcıların nazar (akıl yürütme) için getirdiği tanımlamalar bu değişimi bize göstermektedir. Mantıksal çözümlemeler lehine meydana gelen bu gelişmeler sadece bilgisel araçların kullanımındaki değişimi değil, aynı zamanda kelâmcıların ontolojik düşünceleri ile epistemolojik düşünceleri arasında da belirgin farkın oluşması gibi esasa taalluk eden gelişmelerin de ortaya çıkmasını beraberinde getirmiştir.Book Part Kötülüğün Soykütüğüne Fahreddin er-Râzî’nin Katkısı(2021) Cengiz, Yunus; Cengiz, YunusFahreddin er-Râzî (ö. 606/1210) kötülük sorunuyla ilgili genişçe tartışmaların yapıldığı bir mirası devraldı. Bu mirasın içinde Mu‘tezile’nin adalet eksenindeki hummalı düşünsel üretiminden tutun da İbn Sînâ’nın (ö. 428/1037) inayet bağlamındaki çözümlerine varıncaya dek hatta bizzat Fahreddin er-Râzî’nin de içinde yer aldığı Eş‘arîlerin ve Mâtürîdîlerin de katkısı dahil birçok ekolün ve düşünürün çabası vardır. Bütün bunlarla beraber kötülük sorunuyla ilgili olarak Fahreddin er-Râzî’yle birlikte tartışmaların durmaya başladığını ya da genel ve sistematik bir dile kavuştuğunu da söyleyemeyiz. Tam aksine onun eserlerinde Mu‘tezilî, felsefî ve Eş‘arî kavram, yöntem ve yaklaşımların ayrıntılı olarak tahkik işlemine tutulduğunu görmekteyiz. Bu çalışmanın amacı kötülüğün sorunsallaştırması konusunda Fahreddin er-Râzî’nin sağladı katkıyı ortaya koymaktır. Bu yaparken bir taraftan Fahreddin er-Râzî’nin kendi geleneği ile ilişkisini, bir taraftan da metinlerinde sıkça irdelediği Mu‘tezile ve İbn Sînâcılıkla olan diyalektiğini irdelemeye çalışacağız. Böylece onun sözü edilen iki ekolden tahsil ettiği kavram, düşünce ve teknikleri saptama imkânı buluruz. Dahası, edinilen bu tekniklerin onun düşüncesinde meydana getirdiği değişiklikleri izleme fırsatı da buluruz.Book Part “Mâtürîdî’nin Kelâmî Ve Felsefî Etiğe Katkısı: Doğa Ve Kudreti Uyumlulaştırma Çabası”(Marmara İlahiyat Fakültesi Tarihi, 2019) Cengiz, Yunus; Cengiz, YunusMâtürîdî (ö. 333/944) Te’vîlâtü’l-Kur’ân isimli eserinde, bencil olarak yaratılan insanın infak etmeyi sürekli hale getirmekle infak etmenin kendisine zor gelmeyeceği ve böyle davranmanın onun için doğa gibi (ke-tab‘ın) bir halete dönüşeceğini söyler. Burada üzerinde durulması gereken iki husus bulunmaktadır: Birincisi, iyi bir eylemin tekrarlanması sonucu yeni bir karakterin kazanılmasıdır. İkincisi ise edinilen huyun “doğa edinmek” olarak değil de “doğa gibisi”ni kazanmak olarak dile getirilmiş olmasıdır. Mâtürîdî’nin yaşadığı 10. yüzyılı göz önünde bulundurduğumuzda birinci hususun (karakter/doğa edinme) yaygın olarak dile getirildiğini görmekteyiz. Nitekim bu döneme kadar ahlâk ya da doğa edinme üzerine azımsanmayacak bir literatür oluşmuş vaziyettedir. Mâtürîdî’yle aynı dönemde yaşayan Ebû Bekir er-Râzî (ö. 313/925) ve onlardan kısa bir müddet önce yaşayan Câhız’ın (ö. 255/867) eserlerinde karakter inşasına yönelik ayrıntılı izahları bulmak fazlasıyla mümkündür. Müslümanlar (özellikle Meşşâîler) 10. yüzyıldan sonra Antik Yunan’daki etik yaklaşımı büyük oranda kabul ederek ve onu İslami kültürle harmanlayarak sürdürmüşlerdir ve zenginleştirmişlerdir. 9. yüzyıldaki bazı kelâmcıların da dahil olduğu ancak çoğunlukla felsefe geleneği içerisinde yer alan düşünürlerin savunduğu etik yaklaşım açısından ahlâk edinmenin gayesi mutlu olmaktır. Mutluluk ise arzu, öfke ve akıl güçlerinin dengeli hale getirilmesi olup denge, genellikle arzu ve akıl arasında gerçekleşen çatışma sürecinde kontrolün akla geçmesi ve akılca belirlenen davranışların alışkanlık haline getirilmesi yoluyla bir ahlâkın kazanılmasıdır. Betimini verdiğimiz bu yaklaşım benliğin inşasını öngördüğünden bu çalışma boyunca bunu “inşa etiği” olarak ifade edeceğiz. İnşa etiğinin konumuz açısından temel karakteri ahlâkı “düşünüp taşınma (raviyye) ve tercih (ihtiyâr) olmaksızın insanı, nefsânî fiilleri yapmaya çağıran nefsin durumu” olarak tanımlaması ve bu yaklaşımda ahlâkın oluşmasının göstergesi olarak ihtiyara artık gerek kalmamasıdır. Buna göre iyi bir ahlâk edinme sürecinde ilkin pekâlâ tercih/tereddüt söz konusuysa da ahlâkın edinilmesiyle artık tercihe yer kalmadan iyi olan davranışlar sadır olabilmektedir. İnşa etiği yaklaşımını benimseyenler davranışların zahmetsiz olarak suduruna kaynaklık etmesi sebebiyle kazanılan ahlâkı “ikinci doğa” ya da ikinci ahlâk olarak ifade etmişlerdir. Hem Antik Yunan ve Helen kültürünü düşündüğümüzde hem de bu kültürün 9. ve 10. yüzyıllarda Müslümanlar arasında gösterdiği yayılımı düşündüğümüzde Mâtürîdî’nin doğa ve ahlâk ediniminden söz etmesi ve bu çerçevedeki literatüre katkıda bulunması anlaşılır olmaktadır. Yine de Mâtürîdî’nin bir kelâmcı olduğunu dikkate alırsak, “doğa edinme” ekseninde kelâm yapması dikkat çeken bir husus olarak karşımıza çıkmaktadır. Çünkü ilk dönemdeki kelâmcılar, doğa edinme ekseninde değil, tikel bir eylemin oluşması ve yükümlülük açısından etiğe mevzu bahis olabilecek konuları tartışmışlardır. Nitekim kelâmcılar bu dönemde insanın yükümlülüğünü eksene alarak insanın her eylem öncesinde bazı seçeneklerle karşı karşıya olduğunu tasavvur edip öznenin bunlar karşısındaki tutumunu ve eylemin sonuçlarını tartışmışlardır. Böylece bu dönemin kelâmcıları bu yaklaşımlarını izah edebilmek için iyi ve kötünün neliğinden tutun da yükümlülükler ve koşullarına kadar hatta bir eylemi ortaya çıkaran arzu, akıl, irade ve kudret gibi hususlar ile irade özgürlüğü meselelerine kadar birçok konuyu irdelemişlerdir. İlk dönem kelâm eserleri tarandığında, pek dikkat gerektirmeyen bir araştırmayla bile bu eserlerde Antik Yunan’dan beri işlenegelen ve klasik etiğin başat konuları olan ahlâk edinme, huy, mizaç ve karakterin oluşması, akıl-arzu çatışması, erdemler bahsi ve erdemleri elde etme yolları gibi konuların onlarda ya hiç yer almadığını ya da nadiren geçtiği fark edilecektir. Nitekim Mâtürîdî’nin önemli bir takipçisi olarak kabul edilen Pezdevî’nin (ö. 491/1100) Usulü’d-dîn isimli eserine, Eş’arî kelâmcı Bâkıllânî’nin (ö. 403/1013) Kitâbu’d-Temhîd isimli eserine ya da Mu‘tezilî düşünür Kâdî Abdülcebbâr’ın (ö. 415/1025) eserlerine baktığımızda bu şekildeki bir tabloyla karşılaşmaktayız. Hatta Kâdî Abdülcebbâr’ın eserlerinde doğa düşüncesinin sert bir şekilde eleştirildiğini de görmekteyiz. Bu yaklaşımın bir öncekinden farklı olması hasebiyle kişiyi ve eylemlerini yükümlülükler açısından ele aldığı için bunu da “teklif etiği” olarak konumlandırmaktayız. Teklif etiğinin ayırıcı karakteri ise her bir eylem sırasında ihtiyarın/tercihin kaçınılmaz olmasıdır. Mâtürîdî’nin etik bahisler karşısındaki durumunu ayrı olarak değerlendirmek gerekir. Çünkü bir taraftan diğer kelâmcılar gibi etik konular açısından kelâmcıların üzerinde durduğu konuları tartışmış, diğer taraftan ise Meşşâî gelenekte olduğu gibi ahlak edinme süreci bağlamında nefste başından beri bulunan cimrilik, acelecilik, zevke tamah etme ve meşakkatten kaçınma gibi doğaları, aklın bunlarla olan çatışmasını, erdemlerin kazanılmasını ve nihayet erdemlerin kolaylıkla sadır olabilmesini sağlayacak birtakım pratikler üzerinde durmuştur. Mâtürîdî’nin etik açıdan gösterdiği yaklaşım “inşa etiği” ve “teklif etiği” arasındadır. Çünkü tıpkı diğer kelâmcılar gibi Mâtürîdî de yükümlülük eksenindeki açıklamalara benzer açıklamaları yapmakla birlikte, genellikle felsefecilerin ele aldığı karakter inşası ve alışkanlıkların edinilmesi gibi hususları da önemsemektedir. Başka bir deyişle Mâtürîdî, hem kelâmî etik yaklaşımının ayırıcı karakterini ifade eden teklif etiğini hem de Meşşâîlerin genel yaklaşımı olan inşa etiğini birlikte savunmuştur. Daha da önemlisi hem eylemlerin ihtiyarla gerçekleştiğini ve ihtiyarın tereddüt içerimli olduğunu söylemekte hem de ahlâkî davranışların alışkanlık (i‘tiyad) haline getirilebileceğini düşünmektedir. Ancak, buradan hareketle onun takip ettiği yaklaşımın eklektik bir tavır olduğu sonucuna gitmek fazlasıyla acelecilik olacaktır. Çünkü, Mâtürîdî’nin inşa etik yaklaşımı onun kendi döneminde yaygın olan kelâmî yaklaşımda (teklif etiğinde) birtakım revizelere gitmesini gerektirdiği gibi, teklif etiğine sahip olması ise onun farklı bir inşa etiğini savunmasını gerektirmiştir. Haliyle böylesi bir tarz eklektik olmaktan uzaktır. Zira kelâm paradigması içinden hareket ederek inşa etiğine yaklaşmakta ve buna göre gerekli müdahalelerde bulunmakta, aynı şekilde bir inşa etiği taraftarı olarak teklif etiğini revize etmektedir. Bu da haliyle ortaya koyduğu etik yaklaşımı hem kelâmcılarınkinden hem de felsefecilerinkinden farklı kılmaktadır. Yukarıda yer verdiğimiz “doğa gibisi” ifadesinde dikkat çeken ikinci hususa gelecek olursak, bu ifadede Mâtürîdî’nin hem teklif etiğine hem de inşa etiğine olan müdahalesini ya da katkısını daha açık bir şekilde görmekteyiz. Buradaki “gibi” edatının başka metinlerde de Mâtürîdî tarafından kullanılmış olması, bu edat üzerinden bir jeneoloji yapmanın konuya olan katkısını daha da açacağı kanaatini bizde oluşturmaktadır. Bu çalışmamızda “gibi” edatı, inşa etiğinin teklif etiğine yaklaştırılmasının bir görünümü olarak izah edilmekte ve bu kullanımı gerektiren düşünsel arka plân yoklanarak, ortaya konulan kelâmî müdahale irdelenmektedir. Etik yaklaşım açısından Mâtürîdî’nin durduğu yere bu şekilde işaret ettikten sonra konunun ayrıntılarına ve bizi bu şekilde bir sonuca götüren argümanlara geçebiliriz. Bu bağlamda ilkin beden ve ahlâk ilişkisine, akabinde kudret ve doğa arasındaki benzerlik ile “sebep kudreti” kavramına, sonrasında ise “ihsan”ın açabileceği etik imkana yer verdikten sonra “gibi” edatının ne şekilde klasik etik yaklaşıma kuşku düşürdüğünü ele almaya çalışacağız.Article Mu‘tezile’nin İnsan Düşüncesinde Rakip İki Tasavvur: Ebü’l-Hüzeyl ve Nazzâm Gelenekleri(Nur Muhammed ŞAHİN, 2018) Cengiz, Yunus; Cengiz, YunusThe aim of this article is to illustrate the two human conceptions introduced in the Basran School of Muʿtazila with their reflections on the fields like theoretical physics, epistemology, and ethics. In the Muʿtazilite school that started off with al-Naẓẓām, continued with al-Jāḥiẓ and was grounded on the refutation of atomism, human being is actually a spirit and body is just an instrument. Whereas in the Muʿtazilite school that started off with Abū al-Hudhayl, peaked at al-Qāḍī ʿAbd al-Jabbār and was based on the acceptance of atomism, human being is actually a body and spirit is just a breath incapable of influencing any human actions. These two different attitude toward the conception of human being, have further consequences on the problems of epistemology and ethics. As a matter of fact, al-Naẓẓām and his successors, who accepted the human nature, took up topics like the construction of self, while Abū-Hudhayl and his supporters, who denied the existence of nature or any continuous power, focused on the emergence of action rather than the subject.Article “Nazzâm’ın Doğa Felsefesinde İ‘timâd Hareketi: Ne’liği ve İşlevi”(2014) Cengiz, Yunus; Cengiz, YunusCengiz, Yunus, “Nazzâm’ın Doğa Felsefesinde İ‘timâd Hareketi: Ne’liği ve İşlevi” Milel ve Nihal İnanç, Kültür ve Mitoloji Araştırmaları Dergisi, 9/1 (2014), s.143-168.Conference Object Nefs Çözümlemesi Açısından Fahreddin Razi'nin İbn Sina ile İlişkisi(2014) Cengiz, Yunus; Cengiz, Yunus; Cengiz, YunusFahreddin er-Razi, İbn Sina Nefs çözümlemesiArticle OLUŞUN AKIL VE AHLAK ÖTESİ HALİ: MEVLÂNÂ’DA ÖZGÜRLEŞME YA DA KENDİNİ AŞMA PRATİĞİ OLARAK FENÂ(e-Şarkıyat İlmi Araştırmalar Dergisi, 2021) Gökdağ, Kamuran; Cengiz, Yunus; Cengiz, YunusBu makalede tasavvuf metinlerinde çeşitli sınırlılıkları aşmanın bir biçimi olarak incelenen fenâ düşüncesi, Mevlânâ Celâleddîn Rûmî’nin eserleri üzerinden bir özgürleşme ya da kendini aşma pratiği bağlamında tartışılıyor. Mevlânâ açısından fenâ; bedensel, ruhsal, sosyal, tarihsel ve kültürel gibi alanlarda ortaya tüm sınırlıkları aşma anlamlarında kullanılır. Bu bağlamda makalenin temel iddiası, fenânın bir yönüyle söz konusu sınırlıkların dışına çıkmak anlamında hiçlik olduğu, diğer yönüyle ise aynı sınırlıkların ötesine geçmek bakımından mutlak özgürlüğe atılan varoluş hamlesi olduğu yönündedir. Mevlânâ açısından çeşitli özgürleşme hamlelerinden oluşan bir süreç olarak varoluş, kişinin aşamalı bir şekilde yaşam sürecince yüklendiği tanım, kalıp ve sınırlardan ya da dünya benliğinden kurtulma çabasıdır. Her yönüyle aşılmak üzere içinden geçilen bu oluş sürecindeki amaç, tam bir aşk haline geliş anlamındaki ezel benliğinde biri diğeriyle özdeş olarak görünür olan hiçliğe, yokluğa ya da özgürlüğe ulaşmaktır. Bu özdeşliği çeşitli kavramsal araçlar ve birer haline gelişler olan aşamalar üzerinden takip etmeye çalışan makale, onları hem var olanların fenâsı hem de benliğin fenâsı bağlamında bir araya getiriyor. Bu özgürleşme pratiği aracılığıyla, Mevlânâ’nın bir taraftan var olanların çoklu imkânlarını ortaya çıkarmaya çalıştığını; diğer taraftan akıl ve irade gibi bizzat ilke ve değer koyan unsurların da ötesine geçmeye çabaladığını öne sürüyor. İşte bu nedenle, makale, Mevlânâ düşüncesindeki bu fenâ halini yalnızca bir hiçlik olarak değil, aynı zamanda bir özgürlük hali olarak okumayı deniyor.Article “Oluşun Akıl ve Ahlak Ötesi Hali: Mevlânâ’da Özgürleşme Ya Da Kendini Aşma Pratiği Olarak Fenâ”(2021) Cengiz, Yunus; Cengiz, YunusGökdağ, Kamuran; Cengiz, Yunus, “Oluşun Akıl ve Ahlak Ötesi Hali: Mevlânâ’da Özgürleşme Ya Da Kendini Aşma Pratiği Olarak Fenâ”Article “Osmanlı Medrese Geleneğinde Bir Varlık Alanı Olarak Dil: Mollâ Câmî ve Hâşiyelerinde Grameri Aşma Çabası”,(2015) Cengiz, Yunus; Cengiz, YunusCengiz, Yunus, “Osmanlı Medrese Geleneğinde Bir Varlık Alanı Olarak Dil: Mollâ Câmî ve Hâşiyelerinde Grameri Aşma Çabası”, Mukaddime, 6/1 (2015), s. 48-77.