Fakülteler
Permanent URI for this communityhttps://hdl.handle.net/20.500.12514/14
Browse
Browsing Fakülteler by Department "MAÜ, Fakülteler, Edebiyat Fakültesi, Felsefe Bölümü"
Now showing 1 - 20 of 96
- Results Per Page
- Sort Options
Article Grek ve İslam etkileri ışığında süryanilerde felsefi düşüncenin gelişimi(2012) Doru, Mehmet NesimBu çalışmada, Mezopotamya’nın en eski halklarından biri olan Süryanilerin felsefe alanında yaptıkları çalışmalar ele alınacaktır. Bilindiği gibi felsefe, herhangi bir şahsa veya topluma ait değil insanların ortak malı, başka bir ifade ile kümülatiftir. Bir kültürden başka bir kültüre aktarılabilen, değişen ve dönüşen bir disiplindir. Daha önceleri Mezopotamya’nın eski uygarlıklarının elinde empirik karakterli iken Grek dünyasında a-priorik ve sistemli bir hale dönüşmüştür. Felsefe geleneği, Süryanilerin de içinde bulunduğu birçok etno-dinsel topluluk tarafından Doğu’ya ve oradan da İslam dünyasına aktarılmıştır. Bu çalışmada, ilk olarak felsefi düşüncenin Süryanilerin elinde aldığı karakteri analiz edilecek, ikinci olarak Grek düşüncesinden İslam kültürüne uzanan süreçte Süryanilerin katkıları analiz edilecektir.Article “Oluşun Akıl ve Ahlak Ötesi Hali: Mevlânâ’da Özgürleşme Ya Da Kendini Aşma Pratiği Olarak Fenâ”(2021) Cengiz, YunusGökdağ, Kamuran; Cengiz, Yunus, “Oluşun Akıl ve Ahlak Ötesi Hali: Mevlânâ’da Özgürleşme Ya Da Kendini Aşma Pratiği Olarak Fenâ”Article Citation - WoS: 2The Emergence of the Distinction between Complete and Incomplete Causes from Avicenna to al-Abhari(SCIENTIFIC STUDIES ASSOC-ILMI ETUDLER DERNEGI-ILEM, 2017) Kılıç, Muhammet FatihIn this study, I explore the historical stages of the development of the distinction between complete and incomplete causes (al-'illa al-tamma and al-'illa al-naqisa), which first emerged during the thirteenth century and was frequently in use thereafter in philosophical and theological writings. For this purpose, I trace the evolution of one such passage in Avicenna's (d. 428/1037) Isharat, namely, III.V.8, in the context of causal sufficiency during post-classical Islamic thought. Abu al-Barakat al-Baghdadi (d. 547/1152), Suhrawardi (d. 587/1191), and Fakhr al-Din al-Razi (d. 606/1210), all of whom provided the first examples of a concept of a complete cause, offer an important notion of this distinction. Moreover, we can read al-Razi's definition of a complete cause in his al-Matalib, with regard to its function, as an attempt to include the divine will in the causal processes. However, none of those definitions present a clear distinction between these two types of causes that would enable one to provide a clear definition for a complete cause. The first examples of a clear distinction between these two causes are provided by Athir al-Din al-Abhari (d. 663/1265) and Najm al-Din al-Katibi (d. 675/1277). This distinction occupied an essential place in the chapters of causality included within philosophical and theological texts written after the thirteenth century.Book Part Heidegger Düşüncesinde Ereignis'in Kavranması(Mardin Artuklu Üniversitesi Yayınları, 2022) Orhan, GökhanBu çalışmada Heidegger felsefesinde ereignis kavramının nasıl ele alınması gerektiği serimlenecektir. 1936’dan itibaren Heidegger, bu kavramın kendi düşüncesinin merkezi olduğunu söylemektedir. Çalışmada özellikle bu kavramın Heidegger’in bütün düşünce dünyasının temel problemlerinden biri olan varlık ve varolan ayrımının ele alınmasına yönelik barındırdığı imkân gösterilmektedir. Bunun için söz konusu kavramın temel mesele olarak geçtiği metinler analiz edilerek ereignisin hangi anlam katmanlarına sahip olduğu gösterilmeye çalışılmıştır. Akabinde ereignisin Heidegger için yalnızca varlığın farklı bir adı olduğu iddialarına karşı çıkılmış ve bunun için de söz konusu metinlerin bütünlüklü bir okuması neticesinde ereignisin hem olay hem temellük etme anlamları dolayısıyla aslında varlık ile düşüncenin/insanın/varolanın kökensel aidiyetinin tecrübe edilmesi olduğu ve böylelikle de aslında varlığın bu tecrübe dolayısıyla kendisini belirgin kıldığı gösterilmiştir. Buradan hareketle ereignis, ontolojik ayrımın varlık lehine silikleştiği bir momente işaret ederek metafiziğe dair yeni bir başlangıca işaret ediyor.Article Hoşgörü Ahlâkı ya da Politiği: Hoşgörüye Teleoloji Yüklemek(Beytulhikme An International Journal of Philosophy, 2020) Gökdağ, Kamuran; Karadeniz, SıtkıBu makale, hoşgörü ahlakının veya politiğinin varoluş koşullarına ilişkin bir soruşturma aracılığıyla, yakın zamanda biri Yeni Zelanda’da, diğeri Norveç’te meydana gelen iki terör eylemi etrafında örülen söylem ve pratiklerin göstergebilimsel bir analizini yapıyor. Bu soruşturma esnasında, bir taraftan, Kant’ın, referans-değerleri bakımından ahlak yasalarına ilişkin yaptığı mantıksal araştırmadan, diğer taraftan, John Locke’un hoşgörünün varoluş koşullarına içkin teolojiye dair yaptığı örtülü araştırmadan faydalanıyor. Bu müracaatlarla, sözkonusu olaylar sonucunda yeniden gündeme gelen hoşgörü ahlakına ya da politiğine yerleşik kodları ve failleri veya özneleri şeffaflaştırmaya çalışan bu makale, bu anlamda üç temel yapılandırıcı unsur tespit ediyor: Hristiyanlık, Avrupalılık ve boşluk. Belirli varsayımları, yükleri veya yüklenen bir teleolojiyi muhafaza etme eğilimindeki bu sistemde yerleşik faillerinin örtülü bir biçimde nasıl çalıştığını göstermek üzere elek metaforuna müracaat ediliyor. Bu metaforik sistemde Hıristiyanlık ve Avrupalılıkın, hoşgörü ahlakının/politiğinin, Kantçı anlamda, amaç-öznesine karşılık geldiği; boşlukun ise bir taraftan hoşgörüye davet edilen ötekileri referans-değerlerinden arındırma işlevini gördüğü, diğer taraftan ise bu sistemde yerleşik failleri görünmez kıldığı öne sürülüyor.Article “Osmanlı Medrese Geleneğinde Bir Varlık Alanı Olarak Dil: Mollâ Câmî ve Hâşiyelerinde Grameri Aşma Çabası”,(2015) Cengiz, YunusCengiz, Yunus, “Osmanlı Medrese Geleneğinde Bir Varlık Alanı Olarak Dil: Mollâ Câmî ve Hâşiyelerinde Grameri Aşma Çabası”, Mukaddime, 6/1 (2015), s. 48-77.Book “Dokuzuncu Yüzyıl Müslümanlarında (B)ilim Aşkı ve Zihin felsefesi Açısından Değerlendirilmesi”(2019) Cengiz, Yunus“Bilgi sana kendinden bir şey vermez, sen tümüyle kendini ona vermedikçe. Kendini tümüyle ona verdiğinde bile; belki, sana kendinden bir şey verir, emin olmasan da” (Câhız’ın aktarmasıyla Nazzâm) Fuat Sezgin İslam’da Bilim ve Teknik eserinde her zaman olmasa da bazı bölümlerin başına Müslüman bilim adamlarından dikkat çekici ve bilime duyulan aşk ve heyecanın ortak kesenleri olduğu bir söz koymayı tercih eder. Bu bağlamda Astronomi bölümü için İbn Heysem’den (ö. 432/1041), denizcilik bölümü için İbn Mâcid’ten (ö. 9. yy/15. yy) ve tıp bölümü için İbn Rüşd’ten (ö. 595/1298) bir söze yer verir. Aynen bu şekilde, coğrafya bölümü için de Nazzâm’ın yukarıda verilen ve Câhız tarafından aktarılan sözünü motto bir özdeyiş olarak bölümün girişine koyar. Fuat Sezgin böyle bir tercihte bulunmakla muhtemelen Müslüman bilim adamlarını bilim yapmaya teşvik eden bilgisel ve psikolojik saiki vurgulamak istemenin yanı sıra aslında kendi heyecanını da ortaya koymaktadır. Zira kabul edilir ki bir sözün bir bölümün girişine tam da bir sayfanın ortasına bir motto olarak konulması bir yazarın düşüncelerini harfler üzerine dizmesinden çok daha fazlasını ifade etmektedir. Başka bir ifadeyle bir motto sadece yazılı bir metin değildir, aynı zamanda görseldirler ve metnin ana düşüncesine işaret edenden çok daha fazlasıdır. Mottolar okuyucusundan kendilerini vurgulu bir şekilde okumayı temenni ettikleri için görsel olmanın yanı sıra aynı zamanda duyumsaldırlar ve ritmik bir okuyuşa olanak verirler. Mottolar böylece bulunduğu mekan itibariyle tabii olarak hem yazarın hem de okuyucunun duygularının değişmesini ve olayın tekrar yaşatılamasını sağlamak arzusunda olurlar. Zaten genelde mottoların teşvik ve duygu içerikli olmalarının nedenini de burada aramak gerekir. Yukarıdaki alıntıyı bir motto olarak vermek açısından Fuat Sezgin yalnız değildir. İslam düşüncesinde bilginin gelişim seyrini ortaya koymak gayesiyle Franz Rosenthal tarafından hazırlanan Knowledge Triumphant eserinde de (Bu eser Sezgin’in eserinden önce yazılmıştır) kitabın başına konulur. Sezgin’den farklı olarak Rosenthal, bu mottonun hem Arapçasını ve farklı okuma şekillerini hem de hangi eserlerde geçtiğini dipnotta vermeyi ihmal etmez. Nazzâm’ın eserleri günümüze ulaşmadığı için bu mottoyu onun eserlerinde bulmak olanaksız olarak durmaktadır. Ancak düşüncelerini önemli oranda kendisinden öğrendiğimiz Câhız’ın eserlerinde her ne kadar bu sözü çağrıştıracak ifadeler varsa da bu metin aynısıyla onun eserlerinde yer almaz. Rosenthal’ın işaret ettiği gibi, daha sonra kaleme alınan birçok eserde Câhız’ın aktarımına işaret etmek suretiyle Nazzâm’a nispet edilerek bu metin verilmektedir. Bu çalışmada yukarıda verdiğimiz metnin hem tarihsel bağlamdaki karşılığını hem de sözün sahibi olan Nazzâm ve onun takipçisi ve aktarımcısı Câhız’ın düşüncesindeki karşılığını ele almak istiyoruz. Böylece bu sözün bir slogan olmanın da ötesinde Nazzâm ve Câhız’ın zihin felsefesi açısından tutarlı bir karşılığı olduğunu ortaya koymaya niyetindeyiz. Bunu yaparken açıkçası Câhız ve Nazzâm’ı çok da birbirinden ayırt etme niyetinde değiliz. Çünkü Câhız’ın bir aktarımcı olarak Nâzzâm’la ilişkisi sözü salt aktaran bir mevkide değildir. Genel olarak sözü yeniden üreten ve formüle eden bir konumdadır. Hatta çoğu zaman Nazzâm’la olan ilişkisi Platon ve Socrates arasındaki ilişki gibi görünmektedir. Dolayısıyla konu edindiğimiz mottonun sahibi Nazzâm olsa da onun aynı zamanda Câhız tarafında da paylaşıldığını hatta belki de tekrar formüle edildiğini tahmin edebiliriz.Book Part Semantik ve Sentaks Arasında: Saul A. Kripke(MANTIK DERNEĞİ YAYINLARI, 2016) Çetres, İbrahim HalilBu bildirinin amacı Kripke’nin mümkün dünyalar semantiğinin temellerini araştırmaktır. Bu amaçla Kripke’nin sunduğu bu sistemin ortaya çıkmasında rol oynayan sentaktik ve semantik gelişmeler incelenecektir. Sentaktik inceleme kısmında sırasıyla ele alacağımız isimler Frege, Russell, Wittgenstein, Lewis ve Kripke olacaktır. Semantik tartışmalar kısmında ise Frege, Russell ve Kripke üzerinde durulacaktır. Anahtar Kelimeler: Modal Mantık, Kripke, Semantik, Sentaks.Article Phaidon’da ölüm, felsefe ve hakikat(2011) Duman, MusaBu makale Phaidon’da ölüm, felsefe ve hakikat bağlamındaki Platonik düşünümleri incelemektedir. Phaidon’da bedene karşı mücadele olarak ve ölümle sıkı bir ilişki ile yürütülen bir şey olarak felsefe tasarımı vardır. Platon bunu ölümü tatbik etme olarak felsefe ya da ölüme hazırlanma olarak felsefe diye sunar. Beden ve duyulardan arınma ölümü tatbik etme temelinde gerçekleşmektedir. Bu ise, felsefi hakikatin yansız bir refleksiyonun nesnesi olarak değil fakat ruhun en yüksek etkinliği olan theoria’ya verilmiş kendi hakikati olarak ortaya çıkmasını sağlamaktadır.Presentation Kadîm İran'da Din: Monoteizm'den Düalizm'e Mecusi Tanrı Anlayışı Mehmet Alıcı İstanbul: Ayışığı Kitaplığı, 2012, 366 sayfa(2016) Doru, Mehmet Nesim; Hüseyni, ZeynelabidinBilindiği gibi ülkemizde Mecûsîlik veya Zerdüştîlik üzerine yapılan araştırmalar çok sınırlı olup, söz konusu sahaya dair çalışmalar maalesef birçok eksikliği barındırmaktadır ve mevcut literatür bu alandaki boşluğu büyük oranda kapatma niteliğine sahip değildir. Bu çerçevede Mehmet Alıcı’nın 2012 yılında İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dinler Tarihi Bilim Dalı bünyesinde, “Mecûsî Geleneğinde Tektanrıcılık ve Düalizm İlişkisi” başlığıyla hazırladığı doktora tezinin gözden geçirilmiş hali olan kitap şimdiden bu alandaki literatürün klasiklerinden olmaya adaydır. Alıcı’nın bu çalışmada birincil kaynaklara ulaşmış olması ve kadim İran dillerinde yazılmış metinleri görmüş olması bu hususu anlamlı kılmaktadır.Conference Object Nefs Çözümlemesi Açısından Fahreddin Razi'nin İbn Sina ile İlişkisi(2014) Cengiz, Yunus; Cengiz, YunusFahreddin er-Razi, İbn Sina Nefs çözümlemesiArticle ‘Düşünen Ben’den Saf Düşünmeye: Kartezyen Ben Kritiği Olarak Hegel’in Önvarsayımsız Felsefe Düşüncesi(2023) Mert Can YirmibeşDescartes’ın ben kavramı modern rasyonalist düşünce içerisinde bir ayrımın temel nosyonudur. Bu ayrım kökenlerini düşüncenin ben kavramından bağımsız olup olamayacağı konusuna dair aldığı pozisyonlarda kendisini gelişmiştir. Descartes, bu ayrımın bir kutbunu düşüncenin bir benden bağımsız olamayacağını savunarak oluştururken, bu ayrımın diğer kutbunu ise Spinoza, düşüncenin bensiz tözün bir niteliği olarak tasarımlamasıyla oluşturur. Bu ayrım, ben kavramının düşüncedeki rolü noktasında belirirken, özne olmaklık düşünüldüğünde düşüncenin özneye ait bir nitelik olduğu konusunda yok olur. Bu ayrımın daha belirgin kılınması için Spinoza bize düşünce ve ben ilişkisinin bir kritiğini sunmaz, ama tözün özne olarak tasarımlanması ben kavramını içermediği için, ben içermeyen bir düşünen özne kavramını sessizce kabulünün bir olanağını sunar. Bu nedenle Spinoza’da düşünmenin bensiz kavranması gerektiği fikrinin zemini ben kritiği içermediği için Descartes’ın düşünme ve ben ilişkisine eleştirel bir alternatif oluşturma noktasında yetersizdir. Bu eleştiri, modern rasyonalist geleneğin takipçisi bir diğer rasyonalist Hegel tarafından düşüncenin benden yalıtık bir biçimde olması gerektiğinin yeterli ve zorunlu nedenlerini gösterdiği önvarsayımsız felsefe konusundaki fikirleriyle Mantık Bilimi’nde giderilecektir. Bu metin, Spinoza’daki iddia edilen Kartezyen ben kritiği eksikliğinin, Hegel’in önerdiği önvarsayımsız felsefe düşüncesiyle giderilebileceği iddia edilecektir.Book Part Yaşam ve Ölümün Varoluşsal Sınırında Kierkegaard’da Ölüm Kavramı(2020) UYANIK, NECİPÖlüm her bir insanın sadece bir kez karşılaşacağı tekil bir varoluşa karşılık gelen ve tüm insanları eşitleyen bir gerçekliktir. Bu bağlamda ölüm düşüncede var olan kavramsal bir gerçekliği aşan bir hakikat olarak doğrudan yaşamdan çıkandır. Yaşam ve ölüm, bu bağlamda, iç içe olan ve aralarında keskin bir sınırın olmadığı bir paradoksu ifade eder. Bu paradoks aşılmak için değil yaşanmak için vardır ve insan bunu yaşayarak gerçek anlamda tekil bir birey olduğunu kavrar. Bu doğrultuda varoluşçu felsefenin bu konuya en çok yaklaşan ve bu konuyu derinlemesine anlamaya çalışan bir bakış açısına sahip olduğunu belirtmek gerekir. Bu bakış açısının oluşmasına öncülük eden ise Kierkegaard olmuştur. Onun felsefesinde ‘seçme’ bir hakikat olarak insanın gerçek varoluşunu ortaya koymasına rağmen ölümün seçilmemesi gerektiği iddiası çarpıcıdır. Çünkü insan ölümü seçerek, aslında, gelecekteki tüm olasılıkları ortadan kaldıran bir günaha bulaşmış olur. Öyleyse yaşamın kendisini ortadan kaldıran intihar aslında ölümü de aşan varoluşsal bir kriz olarak karşımıza çıkmaktadırArticle İşrâk Felsefesine Çağdaş Yaklaşımlar ve Günümüz İran’ında İşrâkîlik(Beytulhikme, 2021) Doru, Mehmet NesimBu çalışma, 12. yüzyılda ortaya çıkan İşrâk felsefesinin günümüzde İran’daki seyrini ele almaktadır. Sühreverdî’den sonra onun ilk dönem şarihleri tarafından karşıtlıklar ve sentezler bağlamında ele alınan İşrak felsefesi tarihi süreçte devam etmiş ve ele alındığı her dönemde farklı sosyal, siyasi ve entelektüel faktörlerle şekillenmiştir. Bugün İran’da hala canlı bir biçimde yaşayan İşrâk felsefesinin Molla Sadrâ okulunun en önemli bileşeni olarak ele alındığını söylemek mümkündür. İran’ın felsefi-entelektüel hayatının şekillenmesinde önemli bir payı olan İşrâk felsefesinin bir tür “sınır” felsefe olduğunun vurgulandığı bu çalışmada aynı zamanda İslam felsefesinin arkaik bir alan olmadığının ve İşrâk felsefesinin günümüzde karşılaştığımız felsefi sorunlara cevap verildiğinde hala bir en önemli kaynaklardan biri olmasının altı çizilmiştir.Book Part Seyyid Muhammed Nakib el-Attas(Konya Büyükşehir Belediyesi Kültür Yayınları, 2017) Aslan, Sıracettinel-Attas çalışmalarında epistemolojiden ontolojiye, edebten te’dibe, fizikten (bilimden) metafiziğe (tasavvufa) kadar birçok konuda görüşlerini beyan etmekte ve bu görüşlerini birbiriyle bütünlüklü ve tamamlayıcı olabilecek şekilde serdetmektedir. Öte yandan el-Attas’ın, Malay dünyasında İslâm, Malay dili ve edebiyatı gibi birçok mahalli mesele ve konular hakkında da teliflerde bulunarak bir bakıma yerelliğe vurgu yaptığı görülmektedir. Genel olarak çalışmalarında benimsediği yöntem ise beşer nutkunun ürettiği (farz-ı kifaye) bilgilerin, ontolojik cihetinin tesis edilmesi bakımından, evvelinde (nereden) ve sonrasında (nereye) İslâm metafiziğine (farz-ı ayn) bağlanmasıdır. Bununla birlikte el-Attas’ın çalışmalarını özgün kılan temel saik, bizce ana hatlarıyla geleneksel İslâm felsefesini ve düşüncesini zaman ve mekânın ihtiyaçlarını karşılayabilecek şekilde ve sorunlarını ilgilendirecek düzeyde yorumlama çabasında olmasıdır.Conference Object Şehrin Akademik Araştırmalara Konu Edinilmesi ile Üniversitenin “Beklenti” Bağlamında Şehir Düşüncesi İlişkisi: Mardin Örneği(Türkiye Lisansüstü Çalışmalar Kongresi, 2023) Eker, Hasan RemziBu çalışmada, Mardin’in şehir olarak bir üniversite faaliyeti olan lisansüstü araştırmalar kapsa-mında hangi alanlarda araştırma konusu edildiğine göre bazı lisansüstü öğrencilerinin üniversite üzerinden şehre dair düşüncesi beklenti değişkeni aracılığıyla üniversite-şehir ilişkisi olarak ince-lenecektir. Bu kapsamda temel olarak üniversitenin anlamı ve işlevi, mevcut araştırmalar ve bek-lenti arasındaki örüntü üzerinden ortaya çıkarılacaktır. Bunun için ilk olarak, Mardin’in ele alın-dığı tezlerin dağılımının normalliği ve betimselliği YÖK Tez Merkezi verisi ile sosyo-demografik unsurlara göre nicel açıdan analiz edilecektir. Sonrasında Kültürel Çalışmalar, Sosyoloji ve Felsefe bölümlerindeki bazı lisansüstü öğrencilerine göre üniversiteye yönelik beklenti ve şehre dair düşünceler yarı yapılandırılmış mülakat tekniği ile tematik analiz kapsamında açıklanacaktır. Bu-radan nicel veriler ve nitel veriler aracılığıyla üniversitenin şehre dair perspektifi elde edilecektir. Böylece ilgili perspektifle, üretilen bu iki veriye dayalı olarak (nicel ve nitel) üniversitenin şehre yönelik akademik açıdan araştırma odaklı çalışmalarının üniversitenin içkin bir paydaşı olarak lisansüstü öğrencilerinden gelecek geri bildirim sonucunda uyumu ve farkı gibi temel anlamı açık kılınacaktır. Bu uyum ve/veya fark, üniversite ile şehrin karşılıklı olarak “beklenti” üzerinden ölçülmesine gerekçe sunabilir. Sonuç olarak, bir şehrin lisansüstü süreçler aracılığıyla problem edilmesi/teze konu olması, Mardin ilinin akademik olarak anlamını yine akademinin ve şehrin “bilimsel ortak paydaşı olarak öğrenciler” aracılığıyla değerlendirilecek ve “üniversite-şehir bek-lentisi” başlığındaki alanyazında Mardin örneği tartışmaya açılacaktır.Article Platon’un Çocuk ve Çocuk Eğitimi Üzerindeki Görüşlerinin P4C Açısından Değerlendirilmesi(Kaygı Dergisi, 2023) UYANIK, NECİPPlaton’un başta Devlet eserinde çocuk ve çocuk eğitimi üzerine ayrıntılı bir tartışma ve analiz yapılmıştır. Buradaki temel amaç devlet için sıkı tedbirleri hayata geçirmek ve sonraki süreci bu doğrultuda sürdürebilmektir. Bundan ötürü Devlet’teki çocuk eğitimi çoğu zaman katı kurallarla donatılmış ideal bir düzeni arkasına almakla birlikte gerçekte pratik bir amaç peşindedir. Nitekim burada son derece zorlu bir çocuk eğitimi söz konusudur. Platon çocuk yaşta temel eğitimin bir parçası olarak devlet veya devlet yönetimiyle ilişkili eğitimin verilmesi gerektiğini öne çıkarmıştır. Dolayısıyla sadece bu işi yapacak çocukların eğitiminden söz edilmiş ve bu süreç aşama aşama ortaya konulmuştur. Platon’un çocuk üzerindeki görüşlerinde, zaman içinde, bazı değişimler söz konusu olmuştur. Nitekim Yasalar’daki çocuk eğitiminin daha esnek tutulduğu söylense de bu durumun gerçeği yansıtmadığını ifade etmek gerekir. Görülebileceği gibi çocuk ve çocuk eğitimi üzerine yapılan tartışmalar felsefede önem görmüştür ve bu durum Platon’dan beri devam eden bir konudur. Günümüzde ise Çocuklarla Felsefe veya Çocuklar için Felsefe (P4C) etkinliğinde çocuk için öngörülen eğitim ve nihayetinde çocuğun kendini ifade etmesine olanak sağlayan imkânlar artarak etkisini göstermektedir. P4C yöntemi ile birlikte çocuğun yeteneklerini açığa çıkarması hedeflenmektedir. Bu sayede çocuğun yaşama ve topluma yaklaşımında da değişimler yaşanması beklenmektedir. Bu çalışmanın amacı Platon’un Devlet ve Yasalar eserlerinde tartıştığı çocuk ve çocuk eğitiminin P4C açısından incelenmesi ve değerlendirilmesidir. Platon’un çocuk konusundaki görüşlerinin ve çocuk eğitiminde belirlediği ve uyguladığı ilkelerin P4C etkinliğiyle olan benzerliğinin veya karşıt olabilecek yönlerinin olup olmadığını tartışmak konumuz açısından önem arz etmektedirArticle Tıbbı Karantinaya Almak: Biyopolitika, Salgın ve Toplum(İSLÂMİ ARAŞTIRMALAR DERGİSİ, 2021) Gökdağ, Kamuran; Karadeniz, SıtkıBu makale, biyopolitika, tıp ve salgın arasındaki ilişkiyi, bugünlerde tecrübe ettiğimiz Covid19 süreci bağlamında yeniden sorunsallaştırıyor. Bu problematik bağlamında metin, salgın sürecinin tıbbî bir süreçten ziyade idarî bir süreç olduğunu öne sürerek, konuyu, biyopolitika, tıbbîleşme ya da yönetimsel tıp kavramları aracılığıyla ortaya koyuyor. Makale, bugün tıbbı karantinaya alarak işleyen mantığı ve bu mantıkta biri diğeriyle ilişkili olan şu iki temel çelişkiyi ortaya çıkarmayı amaçlıyor: i) Aynı hammaddeyi nesne edinen, yani yalnızca bireyleri değil, aynı zamanda onları bir toplamda birleştirerek aşan nüfusu da nesne edinen salgın ile biyopolitika arasındaki teleolojik çelişki ve ii) bireylerin tekil bedenlerindeki hastalıkları kendi nesnesi olarak kabul eden farmakolojik tıp ile tüm bedenleri nüfus kavramı altında bir araya getirerek onların yalnızca hastalıklarını değil, bizatihî kendilerini de biyopolitik bir teleoloji uğruna yeniden düzenleyen yönetimsel tıp arasındaki çelişki. Böylece, biyopolitikanın salgın sürecinde bireylerin bedenlerini ve onların toplamı olan nüfusu karantinaya almasının, esasında tıbbın karantinaya alınmasıyla sonuçlandığını iddia ediyor. Dolayısıyla makale, söz konusu iki çelişki itibariyle, insanın kendi hayatı ve ölümü üzerinde yürütülen mücadelenin bir tarafını, yani biyopolitik stratejileri yüceltmeye zorlanmasını, kendi ontolojik itibarını kaybetmesinin en açık göstergelerinden biri olarak okuyor. Makale, bir şeffaflaştırma metodolojisiyle kullanılan analiz perspektifinin, günümüzde salgın etrafında gelişen meseleleri, ona karşı verilen savaşta izlenen stratejileri ve bunların hem tekil bedenleri hem de tümel bir beden olarak nüfusu hangi biçimlerde kat ettiğini anlamlandırmada önemli katkılar sunacağını öngörüyor.Book Review The actual and the possible: modality and metaphysics in modern philosophy, edited by M. Sinclair, Oxford, Oxford University Press, 2017, 256 pp., £50.00, ISBN 9780198786436(2018) Mert Can YirmibeşThis new collection comprises nine essays offering a wide array of views on modal metaphysics. One of the aims of the collection is to provide a recent survey of modal theories from the seventeenth century to the twentieth century. The book presents ‘analytic’ and ‘continental’ theories in modal metaphysics, with many diversely interpreted subjects, including the subjectivity and objectivity of modalities and the notion of possibility that was a focus of seventeenth- to twentieth-century modal metaphysics. The book provides interpretations of modal theories and responses to more contemporary issues, such as the (ir)reducibility of modal categories. The essays take diverse approaches, with some more exegetical and some engaging critically with the literature. Here I consider four essays within the volume that exemplify these approaches.Book Part Teklif ve İnşa Arasında Mâtürîdî’nin Etik Yaklaşımı(2018) Cengiz, YunusBir inşa etiği ortaya koymak açısından Ebû Mansûr el-Mâtürîdî’nin (ö. 333/944) ayrı bir yeri vardır. Mâtürîdî, etik inşaya dair düşüncelerini çoğu zaman dağınık ve detaydan uzak da olsa, hem kelâma dair yazdığı Kitâbü’t-Tevhîd adlı eserinde hem de hacimli tefsiri Te’vîlâtü’l-Kur’ân’da ortaya koymuştur. İnsanın bir doğasının olduğunu ve doğanın hayat süreci içerisinde akılla çatıştığını, ancak insanın başta var olan doğayı eğitim yoluyla farklı bir yöne evirebileceğini; acelecilik, cimrilik ve zevklere düşkünlük gibi eğilimlerden kurtulabileceğini; sabır, şükür, cömertlik ve doğruluk gibi değerleri alışkanlık haline getirebileceğini söylemiştir. Ancak unutmamak gerekir ki aynı eserlerinde o, tıpkı diğer kelâmcılar gibi tikel bir eylemin hangi sâiklerle ve güçlerle meydana geldiğini, onların nasıl değerlendirileceğini ve imtihan sürecinde olan insanın yükümlülükler karşısında göstereceği ihtiyarı da ele almıştır. Dolayısıyla esasında yükümlük etiğinin tüm kodlarına sahip olan bir yaklaşım da göstermiştir. Mâtürîdî’nin etik yaklaşımını konu edindiğimiz bu çalışmada onun her iki yaklaşım arasında yer aldığını ya da her ikisine (inşa etiği ve teklif etiği) de sahip olduğunu göstermeye çalışmaktayız. Bunu yaparken Mâtürîdî’nin eklektik bir tarza sahip olduğunu söylemek istemiyoruz, zira onun düşüncesinde bir taraftan inşa etiği yaklaşımında gördüğümüz “doğa”, “alışkanlık” gibi kavramlar kelâmî paradigmaya uygun hâle getirilmiş diğer taraftan kelâmcıların sıklıkla dile getirdikleri “kudret”, “beden” ve “ihtiyar” konuları etiğin inşasını izah etmeye uygun hâle getirilmiştir. Böylece kelâm paradigması içinde kalınarak etik inşa yaklaşımı gösterilmiştir.
