İslami İlimler Fakültesi
Permanent URI for this communityhttps://hdl.handle.net/20.500.12514/17
Browse
Browsing İslami İlimler Fakültesi by Publication Index "WoS"
Now showing 1 - 15 of 15
- Results Per Page
- Sort Options
Article 16. Asır Kudüs’ünde Bir İlim Kurumu Taziyye: Medresesi(Hitit Üniversitesi, 2022) Evsen Aydın, EsraÜç semavi din için kutsal kabul edilen, bu nedenle tarih boyunca bu üç dine mensup devletlerin şehre hâkim olma mücadeleleri verdiği, yeryüzünde bu özellikte tek şehir olan Kudüs Müslümanlar için de tarihleri boyunca önemli bir konumda olmuştur. İslam idaresinde olduğu her dönemde Mekke ve Medine’den sonra üçüncü harem kabul edilen, tamamı Mescid-i Aksa olarak anılan Harem-i Şerif alanı başta olmak üzere şehrin her köşesinde Müslüman bir kimlik oluşturmak amacıyla imar ve inşa faaliyetleri devam etmiştir. Coğrafi konumu sebebiyle ticaret merkezi özelliği taşımayan, Haçlı seferlerinin olduğu dönem dışında askeri ve siyasi olarak da merkezi bir konumu olmayan Kudüs, Müslümanların hâkim olduğu zamanlarda mukaddes bir dini merkez olmanın yanında önemli bir ilim merkezi özelliği de taşımıştır. Şehirde inşa edilen medreseler, tekke ve zaviyeler, ribâtlar, hankahlar gibi müstakil dini ve ilmi kurumların yanı sıra Mescid-i Aksa’nın kendisi de sadece ibadet için kullanılan bir mescit olmayıp her zaman cami dersleri, zikir meclisleri, mestabe denilen ve avlusunda kurulan ilim halkalarıyla canlı bir ilim merkezi fonksiyonu icra etmiştir. Şehirde ilim kurumlarının tesisi Eyyûbîler döneminde başlayarak Memlükler ile zirveye ulaşmış, Osmanlılar döneminde ise daha çok mevcut sistemin, kurumların ve bu kurumları ayakta tutan vakıfların muhafazasını sağlayan bir siyaset takip edilmiştir. Osmanlı idaresine geçtikten sonra Kudüs’te bulunan medreselerin işleyişini nasıl devam ettirdiği, vakıf müessesesinin kontrolü gibi konuların anlaşılması için Kudüs medreseleri üzerine yapılacak müstakil çalışmaların sayısının artması önemlidir. Bu alanda literatüre katkı sağlamayı amaçlayan bu makalenin konusu; önemli askeri ve idari hizmetlerde bulunan, ancak ömrünün son demlerinde yaşadığı siyasi sorunların ardından bir tür emeklilik ihsanı olarak Kudüs’te yaşama talebi kabul edilen Memlük emiri Emir Tâz tarafından inşa ettirilen, orta büyüklükte olduğunu düşündüğümüz Tâziyye Medresesi’dir. Mescid-i Aksa çevresinde kurulan ve sayıları elliyi aşan medreseden biri olan Tâziyye, XVI. asırda nüfusu ancak 5 bin civarında olan şehirdeki canlı ilim hayatının bir şahidi olarak Osmanlı devletinin hâkimiyeti döneminde de faaliyetine devam etmiştir. Osmanlı döneminde Arap coğrafyasında bulunan medreselerin yapısını ve işleyişini ele alan literatürde mevcut çalışmalar daha çok vakfiyesi bugüne gelen veya mansıp sahiplerinin ve talebelerinin izinin tabakât kitaplarından sürülebildiği yani hakkında malumata ulaşmanın nispeten kolay olduğu daha büyük ölçekli ve görünürlüğü olan yapılara odaklanmaktadır. Bu makalenin amacı ise, XVI. asırda Kudüs’ün ilmi kurumlarını ve yapısını anlayabilmek için büyük ve görünür bir örneğin değil, şehirde sayıca daha fazla olan ancak hakkında sınırlı miktarda malumata rastlanan orta ölçekli bir örneğin izini sürerek literatüre kazandırmaktır. Bunun için XVI. asırda farklı tarihlere ait Şer̒iyye sicilleri ve mühimme kayıtları ile literatürde mevcut çalışmalara müracaat edilecektir. Kudüs Şer̒iyye sicilleri Arapça olup defterlerin fiziki şartları ve yazı karakterleri sebebiyle okunması konusunda zorluklarla karşılaşıldığı için Türkçe literatürde, merkezine doğrudan bu yerel kaynakları alarak konuyu inceleyen çalışma sayısının az olması nedeniyle bu makale bu yönüyle de alana katkı sağlamayı amaçlamaktadır. Makale beş başlıktan oluşmaktadır. İlk başlıkta medresenin vâkıfı olan Memlük emiri Emir Tâz hakkında biyografik bilgilere, ikinci başlıkta medresenin mekânsal özelliklerine yer verilmiştir. Medresenin devamlılığı için en önemli unsur olan vakıf gelirlerinin ve bu işleyişte görevli kişilerin ele alındığı üçüncü başlıkta hem medresenin maddi desteğinin büyüklüğü incelenmiş hem işleyişte karşılaşılan bazı sorunlar ortaya konmuştur. Dördüncü başlıkta medresenin tedris faaliyetinin unsurlarına odaklanarak Kudüs medreselerinde mansıpların tevcihi, mansıp elde etmek için rekabet, medresenin tedris kapasitesi ve sunduğu imkânlar gibi konulara Tâziyye Medresesi özelinde yer verilmiştir. Beşinci başlıkta ise medresedeki diğer dini hizmetler incelenmiştir. Vakfiyesi bugüne ulaşmayan medresenin vakıf şartlarının detaylarına ve tarih boyunca değişime uğrayıp uğramadığı bilgisine ulaşmak henüz mümkün olmadığı gibi mevcut malumat tedrisin mahiyetine ve okutulan eserlerin hangileri olduğuna dair de detaylı bilgi elde etme imkânı sunmamaktadır. Kudüs ile alakalı medreseler ve daha büyük çerçevede ilmi hayat ile alakalı çalışmaların sayısı arttıkça literatürde bulunan bu boşlukların da doldurulması mümkün olacaktır.Article Abu Ubayd’s Understanding Of Naskh;(Hitit Univ, 2022) Yasar, Mehmet Aziz; Nas, TahaIn the period when Islamic sciences were formed, a large number ofscholars with absolute ijtihad capacity were trained. One of the scholars mentioned is Abu `Ubayd al- Qasim ibn Sallam al-Khurasani al-Harawi who was educated by many famous scholars of the period, had a great influence on both the scientific and political circles. For this reason, he could not be shared by different sect biographers. As a matter of fact, some Shafi'i tabaqat writers counted Ebu Ubeyd as a follower of Imam Shafii. On the other hand, some Hanbali scholars have mentioned Ebu Ubeyd among the class of Hanbali scholars. However, it was concluded that it would be more correct to see Ebu Ubeyd as an independent mujtahid rather than a follower of any madhhab. For, in his own works, the fact that he refers more to Imam Malik rather than Imam Shafii and Ahmad ibn Hanbal and sometimes refers to the views of Abu Hanifa and Imamey indicates this. Ebu Ubeyd, who came to the forefront with his faqih and muhaddis aspects, had a deep knowledge of the subject of naskh, which has a close relationship with these two sciences, and in this regard, he wrote a rare work called en-Nasih ve'l-mensu. fi'l-kur.ani'l-aziz ve ma fihi mine'l-fera'iz ve's-sunen. While revealing Ebu Ubeyd's understanding of naskh, his work en-Nasi. ve'l-mensu. was used as the main source. In addition to this, his other works related to the subject, especially his work called Kitabu'l- emval, were among the first hand sources that were consulted. It has been tried to determine his approach to naskh based on the statements he made on the subject and the examples he gave in this regard. In this context, Ebu Ubeyd's approach to the nature and framework of naskh and his views on the evidences that can abrogate each other are examined in this study. Ebu Ubeyd discussed the abrogation in a broader sense as "the modification of a shar'i ruling by a later evidence", not the established meaning in the methodology as "removal of a shar'i ruling with a later shar'i proof". In this context, naskh is also used for the allocation of public, the denial of the absolute, the statement of conciseness, the correction of a wrong understanding and the exception made from a general rule. This is known as the understanding of naskh among the companions, tabi`in and early convert scholars. However, although Ebu Ubeyd is at the same age as Imam Shafii and has copied and benefited from his works, it is noteworthy that he preferred the predecessor's approach to the subject rather than the naskh understanding he adopted. It is important to investigate this. He adopted the approach of the public regarding the Shari'a evidences of Ebu Ubeyd that could naskh each other. According to him, the verses of the Qur'an can naskh each other. He gave many examples of this. Another point that draws attention here is to ascribe the concept of naskh used for the verse of the Qur'an by Ebu Ubeyd, from the Lawh-i Mahfuz, in the form of a verse whose recitation is lasting and its meaning is naskhed, and a verse that is removed from people's hearts by canceling both its recitation and used in different meanings. Ebu Ubeyd stated that sunnah can be naskhed with sunnah, without making any distinction between ahad and mutawatir about sunnah and its naskh. However, despite giving many examples of the naskh of the ahad sunnah with its own like, no example has been encountered of the naskh of the ahad sunnah with its own like or with ahad and the ahad sunnah with the mutawatir sunnah. As it can be understood from my statements on the subject, Ebu Ubeyd saw that it is permissible to naskh both mutawatir and ahad sunnah with the Qur'an. However, while there is an example for the naskh of the ahad sunnah with the Qur'an in his related works, there is no example for the other. Although there is no clear statement on the issue that the Qur'an can be naskhed with the sunnah, it is understood from some examples that he gives permission for this.Article Citation - WoS: 1İslâm Felsefesini Tanımlama Yaklaşımları Üzerine(İlahiyat Tetkikleri Dergisi, 2021) Meçin, Mahmutİslâm’da felsefî geleneğin “İslâm felsefesi” tabiriyle müsemma olması günümüzde artık kabul gören bir tabirdir. Fakat bu tabirin nasıl tanımlandığı ya da tanımlanması gerektiği konusunda bir mutabakattan bahsedilemez. İslâm felsefesine çeşitli açılardan yapılan tanımları eleştirel bir yaklaşımla ele alan bu makale, İslâm felsefesinde bir tanımlama problemi olduğu iddiasından hareket etmektedir. Makalede İslâm felsefesini tarihsel açıdan ele alan ve onu ana kaynakları ile evrensel misyonu bakımından tavsif eden tanımlar iki ayrı başlık altında değerlendirilerek bu tanımların İslâm felsefesinin mahiyeti ve kapsamını ne ölçüde ifade ettikleri tartışılmıştır. Bahse konu edilen tanımlarda terkipte yer alan “İslâm” lafzının, din olarak İslâm’a mı, İslâm medeniyetine mi, İslâm’ın hüküm sürdüğü belli bir coğrafyaya mı, yoksa İslâm’ın ana kaynakları ve evrensel ilkelerine mi işaret ettiği konusunda bir ihtilaf söz konusudur. Çalışmada amaç, mevcut tanımları değerlendirerek İslâm felsefesini sadece bir coğrafî sınıra ve belirli bir tarihî kesite mahkûm etmeden daha kapsamlı bir biçimde tanımlayan yaklaşımları öne çıkarmak ve böylece süregelen tanımlama probleminde alternatif bir çözüm ortaya koymaktır.Article The Issue of the Halku’l-Qur’an in the Eyes of Zahiri Scholars(Cumhuriyet Univ, Fac theology, 2023) Kaya, HusamettinThe Islamic thought has experienced many ruptures in history. One of them is the Mihna period. The main argument of the mihna period, which started during the reign of the Abbasid Khalifa Me'mun, was the issue of the khalq al-Qur'an. The leading figures of the period were dictated to accept the idea that the Qur'an was created. Those who took an opposing stance were oppressed , tortured. In this period, people like Ahmed b. Hanbal, who did not bow to oppresion, were made heroic by the people. This time, the reverse Mihna period started and those who spoke about the people of the Qur'an were criticized. Many of the muhaddith considered the approach to the issue of the khalq al-Qur'an as a bid'ah. This situation has created a field of criticism for people and segments who do not like each other. For this reason, unfair perceptions have been created about some people and their authorities in the society have been targeted with unfounded claims. Therefore, it is important to consider the approaches of Islamic scholars or sects to the subject objectively and to evaluate them in this context. In this study, the approaches of Dawud az-Zahiri (d. 270/884), the founder of the Zahiri sect, who were negatively affected by the situation in question , other Zahiri scholars to 'khalq al-Qur'an' were examined. In addition to the perception made about them, it is aimed to determine the accuracy of the discourses attributed to them. In this context, first of all, the views attributed to them are (i) The Qur'an in our hands, which consists of paper and ink, is not created, whereas the Qur'an in the preserved tablet is not created. (ii) The Qur'an is muhdes (created). (iii) The Qur'an is muhdes, and it is a creature in terms of its pronunciation. (iv) When the Qur'an is recited, the pronunciation that occurs as a result of the movements made by the servant to extract the letters has been classified as creature. These discourses attributed to them were compared with the information found in the works of Zahiri scholars and it was determined whether they were consistent or not. As a result of the researches, Dawud az-Zahiri, who was in Nishapur during the years when the mihna process continued, expressed some discourses about the creation of the Qur'an; however, with the end of the mihna, it was concluded that he gave up his discourses in question. Ibn Abi Asim (d. 287/900), Ibn Niftawayh (d. 323/935), Ibn Hazm (d. 456/1064), and Ibn al-Kaysarani (d. 507/1113), who are among the apparent scholars, have openly stated that the Qur'an is not a creature and they also blaspheme those who claim otherwise. In addition, it has been observed that the perception made independently of the correctness or falsity of the discourses attributed to them negatively affects the Zahiri scholars in many ways. For example, it is because of this that Zahiri scholars who are exposed to such perceptions lose value both in the eyes of the public and in the scientific assemblies.Article KÂDÎ ABDÜLCEBBÂR’DA HZ. PEYGAMBER’İN NÜBÜVVET DELİLLERİ(Dinbilimleri Akademik Arastirma Dergisi, 2021) Ünverdi, Veysi; Ünverdi, MustafaBu çalışmanın amacı Kâdî Abdülcebbâr’ın Hz. Peygamber’in nübüvvetini temellendirme yöntemini ve risâletinin kanıtlarını sistematik şekilde ortaya koymaktır. Usûl-i selâse arasında bulunan nübüvvet ulûhiyyet ve meâd ile birlikte yer alan üç temel mevzudan birisidir. Allah’a imanın ve diğer itikadî esasların kabulü ancak nübüvvet müessesesi ile mümkündür. Günümüzde ateistik akımların peygamber ve din karşıtlığı üzerinde merkezileşmesi nübüvvetin ispatına dair literatürü daha fazla önemli hale getirmiş ve bu konuda yeni çalışmaları gerekli kılmıştır. Kâdî Abdülcebbâr’ın nübüvvetin ispatı bağlamında ortaya koyduğu deliller, peygambere imanın klasik kanıtlarını görmek açısından mühimdir. O, aklî, haberî ve hissî mûcizelere dayanarak nübüvveti ispat etmeye çalışmıştır. Bu bağlamda Kur’an fesâhat ve belagat açısından, içerdiği gaybî haberler ve aklî delillere vurgu yapması yönüyle en önemli nübüvvet delilidir. Haberî mûcizeler de Hz. Peygamber’in nübüvvetini kanıtladığı gibi bu haberlerin yer aldığı Kur’an’ın da hak kitap olduğunu ortaya koyar. Onun, Mu’tezilî kelamcıların çoğunluğundan farklı olarak hissî mûcizeleri risâlet delili olarak ele alması da onu Sünnî düşünceye yaklaştırmıştır.Article Kādî Beyzâvî ve Zemahşerî'nin Fâtiha ve Bakara Sûrelerindeki Yorumlarina Molla Gürânî'nin Tenkitleri(Cumhuriyet University ademciftci@cumhuriyet.edu.tr, 2018) Ekinci, KutbettinThis work deals with Molla Gūrāni's critique (d. 813/1488) of Qādī al-Baydawi (d. 596/1200) and Zamakhshari (d. 538/1144). The Fātiha and Baqara suras in his manuscript tafsir "Ghayat al-Amānī" are chosen as the texts to examplify Molla Gūrānī's critique. His criticism is mostly related to language, qirā'a (recitation and vocalization of Qur'ānic text), conceptual meaning and disagreement in interpretations of the Qur'ānic verses in question. Gūrānī primarly criticisez Qādī due to his reputation among Ottoman scholars. Gūrānī has not only criticized Kadi and Zamahshari in the commentary of the surahs Fātiha and Baqara but also Taftazani and Kavashi. This clearly shows thah he is a well-versed scholar in researching especially in comperative analysis. In this study, our investigation is limited to, however, Zemakhsharī and Qādī. This stuyd shows that Zemakhsharī is strictly bound to Ahl al-Sunnah. Moreover, the hadith reports are considerably important for him in understanding and interpreting the Qur'ānic verses. He closely follows the interpretive traditions of early Muslim scholars, especially on the matters that Muslim scholars had an argeemnet. © 2018 Elsevier B.V., All rights reserved.Article Kant’ın Özgürlük Düşüncesi ve Adorno’nun Negatif Ahlak Felsefesi Bağlamında Radikal Kötülük Tartışması(Beytulhikme An International Journal of Philosophy, 2021) Yıldırım, FerdaKant, insanın kötülüğe doğal bir eğilimi olduğunu iddia ederek bu eğilimi özgürlüğün gerçekleşmesine yönelik bir zemin olarak sunar. Özgür bir varlık olan insanın ahlak yasasına, dolayısıyla ödev ahlakına uygun eylemlerde bulunmasını kötülükten kaçınmak için zorunlu görür. Adorno ise mevcut dünyada Kant’ın varsaydığı türden bir özgürlükten bahsedilemeyeceğini iddia eder. Negatif ahlak felsefesinden hareket eden Adorno, Kant’ın ödev ahlakının mevcut kötülüğü meşrulaştırma aracına dönüşebileceğini göstermeye çalışır. Bu makale Kant’ın özgürlük-kötülük ilişkisi bağlamında radikal kötülük doktrinini nasıl temellendirdiğine ve Adorno’nun Kant’a yönelik itirazlarının negatif ahlak felsefesi bağlamında nasıl ele alınabileceğine odaklanmaktadır.Article Citation - WoS: 4Citation - Scopus: 3Kavramsal Metafor Kuramı’nın Kur’ân Çalışmalarına Dahil Edilmesi: Eleştirel Literatür Değerlendirmesi(Cumhuriyet İlahiyat Dergisi, 2022) Yaşar, Hakime ReyyanKavramsal metafor kuramı, son yıllarda kognitif dilbiliminin metafor sahasına kazandırdığı iddialı teoriler-den biridir. Kuramın temel iddiası metaforların kelimeden ziyade kavramlar/tasavvur düzeyinde meydana geldiğidir. Burada tür-cins, nakil ve benzerlik ilişkisini bir kenara bırakılarak metaforların kelimelere değil tecrübeye dayalı tasavvura ait olduğu ortaya konulmuştur. Bu kuram, son yıllarda Kur’ân çalışmalarıyla ilgi-lenen pek çok araştırmacıların da dikkatini çekmiştir. Bunun neticesinde Kur’ân’daki mecâzları ve metafor-ları bu kuram penceresinden inceleyen bir literatür ortaya çıkmıştır. Ancak, kavramsal metafor kuramı, me-tafor çözümlemesini gündelik beşerî dil üzerinde gerçekleştirir. Bu nedenle kuramın kutsal metinlerde yer alan metaforların tahliline yönelik bir yaklaşımı bulunmamaktadır. Buna ek olarak, belagâtta mecâz lafız ve mana ilişkisi üzerinden açıklanırken, bu kuram metaforu tecrübeye dayalı düşünce ve dil ilişkisi üzerinde temellendirir. Bu farklılıklara rağmen, Kur’ân ayetlerini bu kuramla ele alan çalışmaların sayısı gün geçtik-çe artmaktadır. Kuramı, Kur’ân’ı yorumlama aracı olarak tatbik eden araştırmaların ayetleri tefsir usulü ve belagâtın desteğinin uzağında inceledikleri ve metaforların vahyin bir parçası olduğunu dikkate almadıkları tespit edilmiştir. Bu çalışma bahsi geçen literatürü, literatürün takip ettiği metodu, kuramı nasıl tatbik ettik-lerini, Kur’ân çalışmalarına katkılarını ve temel eksikliklerini değerlendirmektedir. Bu bağlamda, çalışma-mız kuramın alana katkısını ve eksikliklerini sorgulamaktadır.Article Molla Sadrâ’nın Tasavvuf Yorumu ve Dönemin Sözde Mutasavvıflarına Yönelttiği Eleştiriler(Eskiyeni, 2021) Meçin, Mahmutİslâm düşüncesinin bir yenilenme ve muhasebe sürecini yaşadığı klasik sonrası dönem, İslâm felsefesinin dönüşüm geçirerek asıl mecrasını bulduğuna tanıklık eden bir dönemdir. Bu dönemde Antik-Helenistik düşüncenin etkisinin azalmasıyla beraber felsefenin, kelâm ve tasavvuf gibi İslâm düşünce gelenekleriyle etkileşimi artmış ve aralarında önemli sentezler tesis edilmeye çalışılmıştır. İslâm düşüncesinin bütüncül bakış açısını yakalamak için ortaya konulan bu çabaların en mücessem örneklerinden biri Meşşâî, İşrâkî, Ekberî ve kelam okulları arasında hikmetü’l-müteâliye terkibiyle bir uzlaşı tesis etmeye çalışan Molla Sadrâ’nın (1570-1641) çabasıdır. Molla Sadrâ’nın tesis etmeye çalıştığı bu uzlaşıda tasavvufa yaklaşımı ve dönemin mutasavvıflarına yönelttiği eleştiriler bu makalenin konusunu oluşturmaktadır. Makalenin bahse konu ettiği problem, şu sorulara cevap bulmaya çalışmaktadır: Molla Sadrâ’nın temel referansları arasında tasavvuf nerede durmaktadır? Molla Sadrâ’nın tasavvuf anlayışının arka planında hangi isim ve öğretiler bulunmaktadır? Molla Sadrâ kendi dönemindeki mutasavvıflara ne gibi eleştiriler yöneltmiştir? Bir sûfî-filozof (teosof) olarak görülmesine rağmen Molla Sadrâ’nın kendi dönemindeki mutasavvıflara yönelttiği eleştirilerde amacı nedir ve bu eleştiriler nasıl anlaşılmalıdır? Tasavvuf, Sadrâ’nın senteze dayalı felsefesinin karakterini belirleyen en önemli kaynaklardan biridir. Sadrâ’nın tasavvuf anlayışında başta Ekberî geleneğin varlık anlayışı olmak üzere klasik İslam filozoflarının Yeni Eflatuncu düşünceleri ve Sühreverdî’nin İşrâkî öğretilerinin etkisi belirgin bir şekilde kendini göstermektedir. Bilhassa İbnü’l-Arabî’nin vahdetü’l-vücûd anlayışının, Sadrâ’nın tasavvuf anlayışının arka planında en önemli etkiye sahip olduğu söylenebilir. Bununla birlikte Sadrâ yaşadığı dönemde tasavvufu bütünüyle zahirî ritüellerden ibaret gören nazarî bilgiden yoksun mutasavvıflara eleştiriler yönelterek tasavvufu özünden uzaklaştırmalarına karşı çıkar. Sadrâ, artan cehalet, aklî ve nazarî araştırmalardan yoksunluk, süslü söz ve şathiyelerle insanlar nezdinde makam elde etme arzusu ve şeriatın zahirine göre hüküm verme gibi tutum ve davranışlara dikkat çeker. O, bu tür eğilimleri birer cehalet putu olarak değerlendirerek insanı hakikatten uzaklaştıran ve derhal bertaraf edilmesi gereken birer engel olarak kabul eder. Sadrâ’nın eleştirilerinde tasavvufî öğretileri ve geleneğini topyekûn bir eleştiriye tabi tutmaksızın asıl maksadının tasavvufu nazarî boyutundan ve irfanî derinliğinden uzaklaştıran anlayışın tehlikesine karşı uyarmak olduğunu ve belirli şahıs veya kurumları değil, doğru bulmadığı tutum ve inançları hedef aldığını özellikle belirtmesi onun eleştiri üslûbunu dikkate değer kılmaktadır. Makalenin amacı İslâm düşünce ekolleri arasında sağlamaya çalıştığı sentezde Molla Sadrâ’nın tasavvuf yorumunu anlamaya çalışmak ve arif olarak görmediği sözde mutasavvıflara karşı geliştirdiği eleştirilere dikkat çekerek İslâm medeniyetinin eleştiri kültürünü anlamak ve onu bugüne taşımaktır.Article Perception of Islam in Zoroastrian Zand Literature(Bursa Ilahiyat Vakfi, 2017) Alici, MehmetThis study analyses the perception of Islam presented in Zand literature, namely, the exegetical literature of the Zoroastrian tradition that gradually lost power as a result of Muslim conquests. Zand texts, which grew during the Sasanian era and indicate a lively theological discourse, were codified and took their final form after the Muslim conquests. Zand literature talks about Islam and Muslims in an implicit manner by means of concepts such as Tazig (Arab) Ag-denih (evil/superstitious religion). Written for guiding Zoroastrian clergy in every subject, including theology and morals, these texts have a biased and negative attitude towards Islam and Muslims. Zands initially interpret Muslim conquests in an apocalyptic sense and emphasize that the end of world is near and consequently that evil reigns now. On the other hand, due to the obligation of living together with Muslims, Zands advise minimizing relations with Muslims in daily life. They present objections to the doctrinal attitude of Islam and aim at preserving the religious status of Zoroastrians. This paper stresses the view of the Zoroastrian tradition regarding Muslim conquests, the eventual coexistence experience and Islamic theology within the framework of Zands.Article ŞEHBENDERZÂDE FİLİBELİ AHMED HİLMİ’NİN ALLAH VE İNSAN TASAVVURU(Dinbilimleri Akademik Araştırma Dergisi, 2022) Ünverdi, Mustafa; Ünverdi, VeysiBu makalenin amacı Şehbenderzâde Filibeli Ahmed Hilmi’nin Allah ve insan hakkındaki görüşlerini incelemektir. Son dönem Osmanlı düşünürlerinden olan Filibeli’nin Allah ve insan kavramlarına ilişkin görüşleri felsefî ve tasavvufî niteliktedir. Tanrı ve ruhu inkâr eden pozitivist düşüncenin yaygınlık kazandığı bir dönemde Filibeli’nin din savunusu temelde vahdet-i vücûd görüşüne dayanmaktadır. Vücûd sıfatına sahip tek hakikatın olduğunu savunan Filibeli, insanı Allah’ın irade ve kudret sıfatlarının bir tecellisi ve yansıması olarak tanımlar. Ona göre insan ruh ve cesedin vahdetidir. Yeryüzünde şahsiyet sahibi yegâne varlık insan olup ona bu özelliğini idrak ve ahlak sahibi oluşu verir. Ahlak için dinin zorunlu olması, insanın dine muhtaç oluşunun temel sebebi niteliğindedir. Filibeli vahdet-i vücûdu savunsa da Allah tasavvurunda teşbihi reddetmiştir. Keza Filibeli aşırı tenzihî yoruma çıkmışsa da özellikle Batı düşüncesinde görülen bu tip yorumların dünyevileşmeye ve oradan da deizme yöneleceğini fark etmiş ve kendine has bir yorumla vahdet-i vücûd düşüncesinde somutlaşan Tanrı tasavvuruna ağırlık vermiştir. Hakikati tek varlığa indirgemiş olan Filibeli’nin insan yorumu, ruh ve din ile sıkı bir ilişki içerisindedir. Sekülerizmin gölgesinde din karşıtlığının ivme kazandığı bu dönemde Filibeli’nin görüşlerini incelemek, günümüz akaid ve kelam probleminin çözümüne katkı sağlayacağına inanıyoruz.Article Siî Müfessirlerin Muvâfakât-i Ömer Örneklerine Yaklaşimi(Cumhuriyet University ademciftci@cumhuriyet.edu.tr, 2018) Ensari, AbdurrahmanKnowing the occasions related to the revelation of the Qur'anic verses is one of the factors contributing to its correct understanding. Since the examples named as "Umar's Muwāfaqāt" (corcurrences of Umar's perception with certain divine revelatio) is related to the occasion of Qur'an's revelation, they also contribute to the understanding of the related verses. 'Umar's Muwāfaqāt instances refers here to the subject mentioned after his expression of "I agreed with my Lord in three things." His agreement with His Lord is that he delivered an anticipating opinion, appropriate to God's provision. This is considered to be of the great virtues of 'Umar and of the most important sections of his life. Some narrated reports of 'Umar's Muwāfaqāt shows that there were many occasions of agreement. Of these instances, the verses that come upon his request that Abraham's Maqām is taken as a place of prayer and the Prophet's wives to veil as well as his statement to the Prophet's wives that God will grant him better wives than them if they give trouble to the Prophet. There have been conducted a number of studies on the subject of 'Umar's Muwāfaqāt. However, these studies are generally framed by Sunni sources. This study focuses on the way in which the instances of "'Umar's Muwāfaqāt" included in the Sunni sources are discussed in the sources of Shi'a tafsir. Therefore, the study is the critique of the way that 'Umar's Muwāfaqāt is handled in Shia tafsir sources. © 2018 Elsevier B.V., All rights reserved.Article Teknoloji-Değer İlişkisi Bağlamında İlerlemeci Tarih Anlayışına Dair Bir Soruşturma(Beytulhikme Felsefe Cevresi, 2023) Mecin, MahmutTechnology, which is the effort of human beings to give meaning to existence, is a problematic area for many disciplines, especially philosophy, with its multifaceted effects that spread to all areas of life today. Starting from this problematic area, this article investigates whether technological develop-ments can be accepted as a real progress in human history. In the article, the claims of the progressive theory of history are examined in the context of tech-nology and value, emphasizing the value load of technology. At the same time, it is considered that progress does not consist only of technical and quantitati-ve developments for human beings, who are also a cultural and value asset. At the end of the article, it is concluded that although technological progress pro-vides an opportunity for progress for humanity, not every technological deve-lopment means progress in history.Article What Is the Role of Religiosity on Political Decision-Making Styles? a Quantitative Study on Adults(Anadolu Ilahiyat Akademisi, 2024) Dokucu, Dogan Bekir; Ayten, AliThe political decision -making process, which corresponds to an individual's determination of which candidate or party to vote for during elections, emerges from a cognitive process. Voters use various decision -making styles in this political decisionmaking process, and the decision -making styles used by individuals vary depending on several factors. Among these factors, it is believed that one significant aspect influencing individuals' lifestyles, cognitive frameworks, and perspectives is religion and religiosity. The examines the relationship between individuals' political decision -making styles and their religiosity level. In addition, the moderating role of seeing voting as a religious duty in the relationship between religiosity and political decision -making styles is also examined. The study group of the research consists of 310 participants residing in different districts of Istanbul, ranging in age from 25 to 65. A Personal Information Form, Political Decision -Making Scale, and Religiosity Scale are utilized to collect relevant data. The research data was collected face-to-face in November 2021. It is fair to say that the findings obtained have indicated strong relationships between political decision -making styles and religiosity tendencies. As matter of fact, it has been found that as individuals' religiosity tendencies increased, their tendencies towards that enabled faster and easier political decision -making styles. Individuals with higher levels of religiosity also tend to exhibit a preference for rapid and straightforward, cognitive shortcut -based, partisan, and intuitive decision -making styles. Analyses of the relationship between religiosity and analytical decision -making style revealed a positive association, indicating that a tendency towards the knowledge -worship dimension increased the inclination towards analytical decision -making style. In line with the data the study has yielded, the parameter of considering voting as a religious duty modarate religiosity and analytical decision -making. More clearly, it has been determined that seeing voting as a religious duty increases the effect of religiosity on analytical decision -making.Article الحقيقة الشرعية وجذورها اللغوية بنظر المتكلِّمين: مفهوم الإيمان بالله نموذجا(2018) Alkhattaf, HasanŞeri hakikate farklı açılardan bakılmıştır. Usulcüler, dilciler ve kelamcılar şeri hakikat hakkında görüşlerini dile getirmişlerdir. Burada bizi ilgilendiren husus ise kelamcıların görüşüdür. Şeri hakikate bakış açısında Ehli sünneti temsil eden Maturidi ve Eşari ekolü ile Mutezile ekolü arasındaki ihtilaf açıktır. Mutezile ekolü şeri hakikati dil kurallarından tamamen ayırmıştır. Çünkü din, şeri hakikate önceden bulunmayan yeni anlamlar yüklemiştir. Eşari ve Maturidi ekolü ise şeri hakikat için dili temel almıştır. İbn- Hazm ise anlam açısından Eşari ekolüne ön yargılı olmakla beraber Mutezile ekolüne daha yakındır. Bu farklılığın üzerine ‘iman ve amelle alakası’ noktasında bir ihtilaf meydana gelmiştir. Mutezile ekolü ve Hariciler ameli, imandan bir parça saymışlardır, bu da Haricileri tekfir etmeye kadar götürmüştür. Mutezile ekolünde ise ‘İki makam ve mekân arasında bir mekân’ demelerine yol açmıştır. Ehli sünneti temsil eden Maturidi ve Eşari ekolünde ise bunun aksine amel, imanın tamamlayıcısıdır. Bu araştırmada bunu ele alacağız.

