TR-Dizin İndeksli Yayınlar Koleksiyonu
Permanent URI for this collectionhttps://hdl.handle.net/20.500.12514/1836
Browse
Browsing TR-Dizin İndeksli Yayınlar Koleksiyonu by Department "MAÜ, Fakülteler, Edebiyat Fakültesi, Felsefe Bölümü"
Now showing 1 - 20 of 36
- Results Per Page
- Sort Options
Article Anlam Arayışında Derrida'nın Yinelenebirlik ve Différance Söylemi(2016) Can, ErenBu makalenin amacı, Derrida'nın anlam sorunsalını nasıl ele aldığını, Saussure ve Austin özelinde geleneksel sözmerkezci düşünceye yaptığı eleştirilerle birlikte anlam arayışında öne çıkan "yinelenebilirlik" ve "différance" söylemini göstermektir. Derrida, bu söylem geleneksel Batı metafiziğinin temeli olarak değerlendirdiği "mevcudiyet" ve "temsil" kavramları etrafında tartışır. Geleneksel Batı metafiziğinin içindeki sözmerkezci yapının tüm iletişimi söze indirgeyen ve iletişim içinde aktarılan anlamı "kesinleştirme" çabalarına karşı radikal bir eleştiri getiren Derrida, bu çabayı da beyhude bir çaba olarak nitelendirir. Çünkü anlamını bulan her ifade saçılım ve yenilenebilirlik kavramı yoluyla, başka bir anlama gönderme yapar ve göstergeler zaman içinde bir bağlamdan diğer bağlama geçerek, tarihsellik içinde anlamları farklılaşarak bugüne kadar gelirler. Üstelik orijinal anlam'a ise hiçbir zaman ulaşamayız, çünkü göstergeler, geçmişte, şimdide ve gelecekte olan, bağlamdan bağlama ifade ettikleri anlamı farklılaşan bir zincir şeklindedir. Bu zincir içinde değişen anlamların izi sürülebilir ancak. Bu zincir içinde durmadan değişen anlamın kesinliğini sağlama çabası, Derrida'nın felsefesinde dile sabit sınırlar çizmek yerine göstergelerin değişen anlamlarını ortaya çıkaran, belirlenimsizliğin hüküm sürdüğü bir oyuna dönüşmüştür. Bu oyun içinde her anlam, bir yorum olur ve orijinal anlam da bu yinelenebilirlik devinimi içinde yitip gitmiş, kendi izini silen bir iz olmuştur.Article John locke epistemolojisinde bilgi ve iman(2011) Bor, İbrahimBu çalışmada bilgi kuramının kurucularından kabul edilen J. Locke’ta söz konusu kuramın başlı ca öğelerinin açıklanması, bunların gerekçelendirilme yolu ve birbirleriyle epistemolojik ilişkileri açıklanmaya çalışılacaktır. Çalışmanın kanıtlamaya çalıştığı tezlerin başında, Locke’çu epistemo lojide “bilgi”nin başlıca niteliğini tecrübe ve/veya aklî çıkarıma dayalı “kesinlik” oluştururken kesin bilginin sınırlarının bittiği yerde “iman”ın epistemik işlevinin devreye girdiği iddiası gel mektedir. Bu açıdan Locke’çu epistemolojide imanın bilgiyle ilişkisinin negatif epistemoloji de nebilecek bir yolla temellendirildiği savunulmaktadır.Article Paul Ricoeur'de Sembol Hermeneutiği(Kaygı. Uludağ Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Felsefe Dergisi, 2022) Bingöl, SedatRicoeur açısından dilsel ifadeler çoğunlukla kapalıdır, bulanıktır, açık-seçik değildir. Dilde bir söylemin birincil/literal/lafzi anlamının içinde başka bir anlam kendini gizler. Dilde yer alan bu çok anlamlı yapıyı sembol olarak adlandıran Ricoeur, metaforu çok anlamlılığı yaratması bakımından sembole geçiş aşaması olarak görür. Yorumu da semboldeki bu çok anlamlılığı kavrayan, bu anlamların şifresini çözen bir düşünce faaliyeti olarak belirler. Yorumlama kuramı veya yorumbilgisi olarak Hermeneutiği ise, semboldeki anlam belirsizliğini, anlam çeşitliliğini ve anlam zenginliğini kavramaya yönelik bir yöntem olarak tanımlar. Bu bağlamda bu çalışmanın amacı sembol ile yorum, sembol ile anlam ve sembol ile metafor arasındaki ilişkiyi açıklayarak Ricoeur’de sembol hermeneutiğinin nasıl ortaya çıktığını ortaya koymaktır.Article Platon’un Çocuk ve Çocuk Eğitimi Üzerindeki Görüşlerinin P4C Açısından Değerlendirilmesi(Kaygı Dergisi, 2023) UYANIK, NECİPPlaton’un başta Devlet eserinde çocuk ve çocuk eğitimi üzerine ayrıntılı bir tartışma ve analiz yapılmıştır. Buradaki temel amaç devlet için sıkı tedbirleri hayata geçirmek ve sonraki süreci bu doğrultuda sürdürebilmektir. Bundan ötürü Devlet’teki çocuk eğitimi çoğu zaman katı kurallarla donatılmış ideal bir düzeni arkasına almakla birlikte gerçekte pratik bir amaç peşindedir. Nitekim burada son derece zorlu bir çocuk eğitimi söz konusudur. Platon çocuk yaşta temel eğitimin bir parçası olarak devlet veya devlet yönetimiyle ilişkili eğitimin verilmesi gerektiğini öne çıkarmıştır. Dolayısıyla sadece bu işi yapacak çocukların eğitiminden söz edilmiş ve bu süreç aşama aşama ortaya konulmuştur. Platon’un çocuk üzerindeki görüşlerinde, zaman içinde, bazı değişimler söz konusu olmuştur. Nitekim Yasalar’daki çocuk eğitiminin daha esnek tutulduğu söylense de bu durumun gerçeği yansıtmadığını ifade etmek gerekir. Görülebileceği gibi çocuk ve çocuk eğitimi üzerine yapılan tartışmalar felsefede önem görmüştür ve bu durum Platon’dan beri devam eden bir konudur. Günümüzde ise Çocuklarla Felsefe veya Çocuklar için Felsefe (P4C) etkinliğinde çocuk için öngörülen eğitim ve nihayetinde çocuğun kendini ifade etmesine olanak sağlayan imkânlar artarak etkisini göstermektedir. P4C yöntemi ile birlikte çocuğun yeteneklerini açığa çıkarması hedeflenmektedir. Bu sayede çocuğun yaşama ve topluma yaklaşımında da değişimler yaşanması beklenmektedir. Bu çalışmanın amacı Platon’un Devlet ve Yasalar eserlerinde tartıştığı çocuk ve çocuk eğitiminin P4C açısından incelenmesi ve değerlendirilmesidir. Platon’un çocuk konusundaki görüşlerinin ve çocuk eğitiminde belirlediği ve uyguladığı ilkelerin P4C etkinliğiyle olan benzerliğinin veya karşıt olabilecek yönlerinin olup olmadığını tartışmak konumuz açısından önem arz etmektedirArticle İslâm Bilim Paradigmasının Oluşum Safhalarının Belirlenimi Üzerine: Bir Deneme Teşebbüsü(Beytulhikme An International Journal of Philosophy, 2022) Aslan, SiracettinBu makale, İslâm bilim paradigmasının, dünyagörüşü (VII. YY.-halen), bilim cemiyeti (VIII-IX. yy.), sorunlar (IX-X. yy.) ve paradigmanın ortaya çıkışı (X. yy.) olmak üzere dört safhada teşekkülünün tamamlandığına yönelik taslak bir çerçeve teklif eder. Bu teklifte dünyagörüşü, paradigmanın her safhasında dinamik bir şekilde mevcut olup bilim cemiyetinin araştırmalarına yön tayin ettiği gibi bunlara işlevsel soyut bir zemin oluşturur. Bilim cemiyeti, dünyagörüşünün ilham ve sevk edici telkin ve talimatlarından güç alarak sürdürdüğü bilimsel araştırmalarla paradigmanın oluşumuna katkı sağlayarak onun lokomotifini oluşturur. Sorunlar safhası, paradigmanın oluşum sürecinde dâhili tezahürleri olmasının yanında esasen bilim cemiyeti ve önceden süregelen paradigma arasındaki meydan okuyuşu/kriz durumunu bütünleyen süreci karşılar. Son olarak bu çalışma İslâm bilim paradigmasının, bilimsel süreç dâhilinde, dünyagörüşü etrafında kümelenen bilim cemiyeti tarafından başvurulan yöntemlerin (birliğinin) ve yapılan tedvîn-tasnif-tertip işlemlerin nezaretinde ve sorunlar safhasının akabinde teşekkülünden söz etmenin imkânını takdim eder.Article İbni Sina'nın hudis yorumu(Mustafa Çevik, 2011) Kılıç, Muhammet FatihIn this article, I shall deal with the concept of huduth (origination) as contextualized by CU Avicenna, which emerges in the context of relation between God and the world, while relating the coming into existence of the world with temporality. Avicenna discusses that there are two kinds of origination according to his classification of the celestial and sublunary world in ontology. Rational beings, celestial souls and bodies, heavenly motion and time depend on this motion are known as essential coming into existence (huduth dhdti). These things are eternal from the point of view of temporality. There is no time difference between them and God who is the ultimate cause of them. The sublunary world consists of matter and bodies of generation and corruption. The various movements of these bodies and the time that depends on the movements are of the topic: temporal coming into existence (huduth zamani).Article Mîr Dâmâd’ın Hudûs konusunda İbn Sînâ’ya yönelttiği eleştiriler ve Hudûs-u Dehrî görüşü(2012) Doru, Mehmet NesimBu makale, 17. yüzyılda yaşamış İslam filozofu Mîr Dâmâd’ın hudûs-u dehrî görüşünü ve İbn Sîna ile Mîr Dâmâd’ın sözkonusu meseledeki farklarını ele almaktadır. Bu görüş, Tanrı-âlem ilişkisi meselesinde İslam filozofları ile kelamcılar arasında meydana gelen ezelilik ve yaratma taraftarlarına sunulan üçüncü bir yol olarak önem arz etmektedir. Dâmâd, âlemin yaratıldığını ama bunun kelamcıların anladığı anlamda zamanda değil zaman üstü gerçekleştiğini savundu. Öte yandan, âlemin zaman üstünde yaratıldığı tezi, âlemin İbn Sînâ’nın savunduğu şekliyle ezeli olduğu anlamına gelmediğini ileri sürdü. Dâmâd, görüşünü temellendirirken çoğunlukla İbn Sînâ’nın verilerine dayandı. Ama onun zatî (ontolojik) hudûs görüşünün âlemin meydana gelmesini izah etmede yetersiz kaldığını düşündü. O, Tanrı’nın dışında hiçbir açıdan başka ezeli varlıklar kabul etmemekle İbn Sinâ felsefesinden kesin bir şekilde ayrıldı. Bu sebeple kendi dehrî hudûs teorisini ortaya koydu.Article Aristoteles ve Nietzsche’de trajedinin işlevi(2013) Duman, MusaBu makalede, Aristoteles ve Nietzsche’nin trajedinin işlevine yönelik görüşlerini karşılaştırıp, farklılıklara işaret ediyoruz. Bazı önemli metinlere yakından bakmak suretiyle, Aristoteles’in trajedi analizini ve bu analizin Aristoteles’in genel konumu içerisindeki imalarını inceliyoruz. Sonrasında bu analizin hayati noktalarını Nietzsche’nin trajik mitos ve müziğe dayalı yeni bir kültür, eski yunan modelinden esinlenen bir kültür inşa etme projesi ile bağlatılandırıyoruz. Bu bağlamda, Dionysoscu dünya-görüşü, trajik içgörü, güç iradesi, mitos, katharsis, mimesis, logos ve pathos gibi kavramları soruşturuyoruz.Article Arthur Schopenhauer’de Evrim, Etik ve Estetik İlişkisi(FLSF (Felsefe ve Sosyal Bilimler Dergisi), 2020) Bingöl, SedatBu çalışmada istemenin kendisini farklı basamaklar halinde nesneleştirdiği, istemenin nesneleşme basamaklarında bir tür evrimsel süreç olduğu, evrimsel sürecin insanda son bulduğu ve bunun nedeninin ise insanın istemeyi susturma kabiliyeti olduğu gösterilecektir. Bunlara ek olarak estetik açıdan dehaların ve etiğe teslim olmuş bireylerin istemeyi durdurma kabiliyetlerinden dolayı evrimin insanda son bulduğu ortaya konacaktır. Ahlak ve sanat sayesinde istemeye “hayır” demenin, aynı zamanda acı çekmeye de “hayır” demek anlamına geldiği gösterilecektir. Schopenhauer açısından isteme; görünümlerin, fenomenlerin ya da tezahürlerin çeşitliliğini oluşturur. Fenomenler dünyasını mümkün kılan ve hem tekilin hem de tümelin özü olan istemenin yadsınması ya da reddedilmesinin ahlak ve sanat aracılığıyla nasıl mümkün olduğunu göstermek bu çalışmanın temel problemidir.Article OLUŞUN AKIL VE AHLAK ÖTESİ HALİ: MEVLÂNÂ’DA ÖZGÜRLEŞME YA DA KENDİNİ AŞMA PRATİĞİ OLARAK FENÂ(e-Şarkıyat İlmi Araştırmalar Dergisi, 2021) Gökdağ, Kamuran; Cengiz, YunusBu makalede tasavvuf metinlerinde çeşitli sınırlılıkları aşmanın bir biçimi olarak incelenen fenâ düşüncesi, Mevlânâ Celâleddîn Rûmî’nin eserleri üzerinden bir özgürleşme ya da kendini aşma pratiği bağlamında tartışılıyor. Mevlânâ açısından fenâ; bedensel, ruhsal, sosyal, tarihsel ve kültürel gibi alanlarda ortaya tüm sınırlıkları aşma anlamlarında kullanılır. Bu bağlamda makalenin temel iddiası, fenânın bir yönüyle söz konusu sınırlıkların dışına çıkmak anlamında hiçlik olduğu, diğer yönüyle ise aynı sınırlıkların ötesine geçmek bakımından mutlak özgürlüğe atılan varoluş hamlesi olduğu yönündedir. Mevlânâ açısından çeşitli özgürleşme hamlelerinden oluşan bir süreç olarak varoluş, kişinin aşamalı bir şekilde yaşam sürecince yüklendiği tanım, kalıp ve sınırlardan ya da dünya benliğinden kurtulma çabasıdır. Her yönüyle aşılmak üzere içinden geçilen bu oluş sürecindeki amaç, tam bir aşk haline geliş anlamındaki ezel benliğinde biri diğeriyle özdeş olarak görünür olan hiçliğe, yokluğa ya da özgürlüğe ulaşmaktır. Bu özdeşliği çeşitli kavramsal araçlar ve birer haline gelişler olan aşamalar üzerinden takip etmeye çalışan makale, onları hem var olanların fenâsı hem de benliğin fenâsı bağlamında bir araya getiriyor. Bu özgürleşme pratiği aracılığıyla, Mevlânâ’nın bir taraftan var olanların çoklu imkânlarını ortaya çıkarmaya çalıştığını; diğer taraftan akıl ve irade gibi bizzat ilke ve değer koyan unsurların da ötesine geçmeye çabaladığını öne sürüyor. İşte bu nedenle, makale, Mevlânâ düşüncesindeki bu fenâ halini yalnızca bir hiçlik olarak değil, aynı zamanda bir özgürlük hali olarak okumayı deniyor.Article Paul Ricoeur'de Sembol Hermeneutiği(2022) Bingöl, SedatRicoeur açısından dilsel ifadeler çoğunlukla kapalıdır, bulanıktır, açık-seçik değildir. Dilde bir söylemin birincil/literal/lafzi anlamının içinde başka bir anlam kendini gizler. Dilde yer alan bu çok anlamlı yapıyı sembol olarak adlandıran Ricoeur, metaforu çok anlamlılığı yaratması bakımından sembole geçiş aşaması olarak görür. Yorumu da semboldeki bu çok anlamlılığı kavrayan, bu anlamların şifresini çözen bir düşünce faaliyeti olarak belirler. Yorumlama kuramı veya yorumbilgisi olarak Hermeneutiği ise, semboldeki anlam belirsizliğini, anlam çeşitliliğini ve anlam zenginliğini kavramaya yönelik bir yöntem olarak tanımlar. Bu bağlamda bu çalışmanın amacı sembol ile yorum, sembol ile anlam ve sembol ile metafor arasındaki ilişkiyi açıklayarak Ricoeur’de sembol hermeneutiğinin nasıl ortaya çıktığını ortaya koymaktır.Article Ebü’l-Ferec İbnü’l-İbrî Üzerinde İslam Felsefesinin Etkisi(2017) Doru, Mehmet Nesimİslam felsefesi ve Süryani düşüncesi arasındaki etkileşimin en önemli örnekleri II/VIII. ve VII/XIII. yüzyıllar arasında olmuştur. İlk dönemlerde Süryani düşünürler daha aktif iken özellikle XI. yüzyıldan sonra İslam felsefesinin güçlenmesi ile birlikte İslam felsefesi diğer düşünce birikimlerini etkisi altına alarak güçlenmiştir. Bu dönemden sonra Süryani düşüncesi büyük oranda İslam felsefesinin etkisi altına girmiştir. Müslüman olmayan unsurların arasında Süryani düşüncesi, diğer kültürlere nazaran daha fazla İslam felsefesinin etkisinde kalmışlardır. VII/XIII. yüzyılda Süryani düşüncesinin en önemli ismi olan Ebü'l-Ferec İbnü'l-İbr? (Bar 'Ebroyo), İslam felsefesinin önemli düşünürlerini takip etmiş ve onların eserlerini Süryani düşüncesine uyarlamıştır. O felsefî düşüncenin nazarî meselelerinde İbn Sînâ ve Nasiru'd-Dîn Tûsî'nin etkisinde kalırken pratik ahlak konularında ve mistik yaşam felsefesinde Gazzâlî'nin etkisinde kalmıştır. Bu çalışmada onun adı geçen İslam düşünürleri ile yakınlığı ve düşünsel ilişkisi incelenecektir. Başka bir ifadeyle onun bu düşünürlerin hangi fikirleri ile ilgilendiği ve onlardan neler aldığı tartışılacaktır. Bu çalışma aynı zamanda, İslam felsefesinin etkisinin Müslüman olmayan kültürlerdeki yansımasının en önemli örneklerinden birini ele almakla önem arz etmektedirArticle İbn Si?nâ’dan Ebheri?’ye Tam İllet-Nakıs İllet Ayrımının Ortaya Çıkıs?ı(2017) Kılıç, Muhammet FatihBu çalışma, XIII. asırda kullanılmaya başlayan ve takip eden asırlardaki felsefe-kelâm metinlerinde sıklıkla karşımıza çıkan tam illet ve nakıs illet (el-'illetü't-tâmme ve el-'illetü'n-nâkısa) ayrımının tarihî seyrini ortaya koymayı amaçlamaktadır. Bu amaç doğrultusunda, İbn Sînâ'nın (ö. 428/1037) el-İşârât, III.V.8 pasajındaki ifadelerinin klasik sonrası İslam düşüncesinde illiyet yeterliği etrafında yapılan tam illet-nakıs illet ayrımına hangi filozof-kelâmcıların katkılarıyla evrildiği gösterilecektir. Söz konusu ayrımın tam illet kısmıyla ilgili ilk örnekleri veren Ebü'l-Berekât el-Bağdâdî (ö. 547/1152), Sühreverdî (ö. 587/1191) ve Fahreddin er-Râzî'nin (ö. 606/1210) kullanımları, bu ayrımın gelişim süreciyle ilgili önemli katkılar sağlar. Dahası Râzî'nin el-Metâlib'indeki tam illet tanımı ayrımın işlevi bakımından ele alındığında, illiyet sürecine tanrısal iradeyi dâhil etme teşebbüsü olarak okunabilir. Fakat yine bu kullanım ve tanım teşebbüsleri, tam illetin mahiyetini daha açık kılmak için onu nakıs illetin de eşlik ettiği bir ayrım içinde sunmaz. Tam illet-nakıs illet ayrımının kavramsal düzeyde açık bir şekilde yapıldığı ilk örnekler Esîrüddin el-Ebherî (ö. 663/1265) ve onunla birlikte Necmeddin el-Kâtibî (ö. 675/1277) tarafından sağlanır. XIII. asırdan sonraki felsefe-kelâm metinlerinde ise tam illet-nakıs illet ayrımının illet-malul fasıllarındaki tartışmalarda vazgeçilmez bir konum kazandığı görülürArticle Toplumsallığa İlişkin İki Farklı Görüş: Rousseau versus Rousseau(2021) Bingöl, SedatToplumun temellerini incelemiş olan filozoflar -Hobbes, Locke, Rousseau- toplumsal düzenin nasıl kurulduğunun ve içinde yaşadıkları toplumun yapısının analizini yapmışlardır. Bu analiz, ortak bir anlaşma yoluyla kurulan politik kurumların neden gerektiği ve toplumsal düzenin adaleti ve eşitliği getirip getirmediği sorularını beraberinde getirir. Adı geçen filozofların bu soruları yanıtlama çabası, onları bir doğa durumu tasvirine götürür. Doğa durumu tasviri ya da varsayımı da toplum öncesi hali betimler. Rousseau’nun doğa durumu tasviri ve uygar toplum analizi eşitliğin, adaletin, özgürlüğün ve ahlaklılığın nasıl bir düzende mümkün olabileceğini bize gösterir. Bu çalışmanın temel problemi, Rousseau’nun doğal durumundan toplumsal yaşama nasıl geçildiğine, toplumsal düzenin nasıl kurulduğuna ve toplumsal yaşamın yapısına dair görüşlerinin değişip değişmediğini göstermektir. Rousseau’nun başlangıç ve sonraki eserleri arasında toplumsallığa ilişkin düşüncelerinin değiştiğini söylemek mümkündür. Bu çalışma, değişen bu görüşleri açığa çıkarmayı hedeflemektedir.Article Ali Tûsî'nin Gazâlî'nin Tehâfüt'ünün On Yedinci Meselesine Katkıları(2016) Kılıç, Muhammet FatihBu makalede, XV. asır Tehâfüt yazarlarından Ali Tûsî'nin sebeplik meselesine hasrettiği on yedinci bölümle ilgili bir argümantasyon analizi sunulmaktadır. Bu analiz, Ali Tûsî'de, Gazâlî'nin Tehâfüt'ünde aynı meseleye hasredilen on yedinci bölümle benzer yanların olduğunu; yanı sıra ondan farklı kavram ve argümantasyon yapılarının bulunduğunu gösterir. Benzerliklerin başında, Ali Tûsî'nin sebepliğin ontolojik bir zorunluluk içermediği ve fakat bu durumun bilgilerimizdeki kesinliği zaafa uğratmayacağı konusunda Gazâlî ile ortaklaşması gelir. Farklar arasında ise, Ali Tûsî'nin sebeplik tartışmalarına dâhil ettiği nefsü'l-emr kavramı, hakîkî illiyetsıradan sebebiyet ayrımı ve hareketin sebepleriyle ilgili fizik ve metafizik açıklamalar arasındaki çelişkilere odaklanan argümantasyon bulunur. Bu özellikleri nedeniyle Ali Tûsî'nin Tehâfüt'ü, dar anlamda bir şerh olarak değerlendirilemez. Ali Tûsî, post-klasik dönemde sebeplikle ilgili yapılmış tartışmaları dikkate alarak on yedinci meselede Gazâlî bağlamını aşan bir tavır sergilemiştir.Article Hoşgörü Ahlâkı ya da Politiği: Hoşgörüye Teleoloji Yüklemek(Beytulhikme An International Journal of Philosophy, 2020) Gökdağ, Kamuran; Karadeniz, SıtkıBu makale, hoşgörü ahlakının veya politiğinin varoluş koşullarına ilişkin bir soruşturma aracılığıyla, yakın zamanda biri Yeni Zelanda’da, diğeri Norveç’te meydana gelen iki terör eylemi etrafında örülen söylem ve pratiklerin göstergebilimsel bir analizini yapıyor. Bu soruşturma esnasında, bir taraftan, Kant’ın, referans-değerleri bakımından ahlak yasalarına ilişkin yaptığı mantıksal araştırmadan, diğer taraftan, John Locke’un hoşgörünün varoluş koşullarına içkin teolojiye dair yaptığı örtülü araştırmadan faydalanıyor. Bu müracaatlarla, sözkonusu olaylar sonucunda yeniden gündeme gelen hoşgörü ahlakına ya da politiğine yerleşik kodları ve failleri veya özneleri şeffaflaştırmaya çalışan bu makale, bu anlamda üç temel yapılandırıcı unsur tespit ediyor: Hristiyanlık, Avrupalılık ve boşluk. Belirli varsayımları, yükleri veya yüklenen bir teleolojiyi muhafaza etme eğilimindeki bu sistemde yerleşik faillerinin örtülü bir biçimde nasıl çalıştığını göstermek üzere elek metaforuna müracaat ediliyor. Bu metaforik sistemde Hıristiyanlık ve Avrupalılıkın, hoşgörü ahlakının/politiğinin, Kantçı anlamda, amaç-öznesine karşılık geldiği; boşlukun ise bir taraftan hoşgörüye davet edilen ötekileri referans-değerlerinden arındırma işlevini gördüğü, diğer taraftan ise bu sistemde yerleşik failleri görünmez kıldığı öne sürülüyor.Article Tıbbı Karantinaya Almak: Biyopolitika, Salgın ve Toplum(İSLÂMİ ARAŞTIRMALAR DERGİSİ, 2021) Gökdağ, Kamuran; Karadeniz, SıtkıBu makale, biyopolitika, tıp ve salgın arasındaki ilişkiyi, bugünlerde tecrübe ettiğimiz Covid19 süreci bağlamında yeniden sorunsallaştırıyor. Bu problematik bağlamında metin, salgın sürecinin tıbbî bir süreçten ziyade idarî bir süreç olduğunu öne sürerek, konuyu, biyopolitika, tıbbîleşme ya da yönetimsel tıp kavramları aracılığıyla ortaya koyuyor. Makale, bugün tıbbı karantinaya alarak işleyen mantığı ve bu mantıkta biri diğeriyle ilişkili olan şu iki temel çelişkiyi ortaya çıkarmayı amaçlıyor: i) Aynı hammaddeyi nesne edinen, yani yalnızca bireyleri değil, aynı zamanda onları bir toplamda birleştirerek aşan nüfusu da nesne edinen salgın ile biyopolitika arasındaki teleolojik çelişki ve ii) bireylerin tekil bedenlerindeki hastalıkları kendi nesnesi olarak kabul eden farmakolojik tıp ile tüm bedenleri nüfus kavramı altında bir araya getirerek onların yalnızca hastalıklarını değil, bizatihî kendilerini de biyopolitik bir teleoloji uğruna yeniden düzenleyen yönetimsel tıp arasındaki çelişki. Böylece, biyopolitikanın salgın sürecinde bireylerin bedenlerini ve onların toplamı olan nüfusu karantinaya almasının, esasında tıbbın karantinaya alınmasıyla sonuçlandığını iddia ediyor. Dolayısıyla makale, söz konusu iki çelişki itibariyle, insanın kendi hayatı ve ölümü üzerinde yürütülen mücadelenin bir tarafını, yani biyopolitik stratejileri yüceltmeye zorlanmasını, kendi ontolojik itibarını kaybetmesinin en açık göstergelerinden biri olarak okuyor. Makale, bir şeffaflaştırma metodolojisiyle kullanılan analiz perspektifinin, günümüzde salgın etrafında gelişen meseleleri, ona karşı verilen savaşta izlenen stratejileri ve bunların hem tekil bedenleri hem de tümel bir beden olarak nüfusu hangi biçimlerde kat ettiğini anlamlandırmada önemli katkılar sunacağını öngörüyor.Article Citation - WoS: 1Mu‘tezile’nin İnsan Düşüncesinde Rakip İki Tasavvur: Ebü’l-Hüzeyl ve Nazzâm Gelenekleri(Nur Muhammed ŞAHİN, 2018) Cengiz, YunusThe aim of this article is to illustrate the two human conceptions introduced in the Basran School of Muʿtazila with their reflections on the fields like theoretical physics, epistemology, and ethics. In the Muʿtazilite school that started off with al-Naẓẓām, continued with al-Jāḥiẓ and was grounded on the refutation of atomism, human being is actually a spirit and body is just an instrument. Whereas in the Muʿtazilite school that started off with Abū al-Hudhayl, peaked at al-Qāḍī ʿAbd al-Jabbār and was based on the acceptance of atomism, human being is actually a body and spirit is just a breath incapable of influencing any human actions. These two different attitude toward the conception of human being, have further consequences on the problems of epistemology and ethics. As a matter of fact, al-Naẓẓām and his successors, who accepted the human nature, took up topics like the construction of self, while Abū-Hudhayl and his supporters, who denied the existence of nature or any continuous power, focused on the emergence of action rather than the subject.Article Citation - WoS: 2Schools of Islamic Philosophy in Melaye Jiziri's Diwan(2016) Doru, Mehmet NesimMelāyē Jizīrī (Mullah Ahmad al-Jazarī) is a Muslim thinker who lived between the end of 16th century and the middle of 17th century. His work, Dīwān, is written in Kurdish (Kurmanjī dialect) language. Many Kurdish scholars, poets and wises were under the influence of al-Jizīrī. In that respect, his work was examinated in Kurdish madrasahs and lodges, almost as a holy text, throughout centuries. The aim of this work is to explore the ways in which his Dīwān intersects with school of Islamic philosophy. In other words this work is restricted to dealing with Melā's approach to Peripatetic, illuminationism and Sufism, which are wellknown schools of Islamic philosophy.Article Toplumsal Bedenin Yetkinliği: Nasîrüddîn-i Tûsî’de İdeal Yönetim Ontolojisi(İslâm Araştırmaları Dergisi, 2018) Gökdağ, KamuranBu çalışmadaki maksat Nasîrüddîn-i Tûsî’nin, alışılagelindiği üzere, erdemli devlet(ler) - erdemli olmayan devletler, başka bir ifadeyle ideal devlet(ler) - ideal olmayan devletler tasnifini bir defa daha aktarmak değildir. Şüphesiz Tûsî’nin bu konudaki tasnifleri en iyi biçimiyle yine kendi metinlerinden, özellikle Ahlâk-ı Nâsırî’den okunabilir. Aksine buradaki amaç, ister erdemli olsun ister erdemli olmasın, Tûsî’nin metinlerindeki bütün iktidar bi- çimlerini ortak kesen ontolojik ilkenin ne olduğunu tespit etmek, bu ilkenin hem aşkınlık hem de içkinlik düzlemleriyle ya da salt bilgi ve salt eylem alanlarıyla aynı anda kesişen bir metafora nasıl dönüştüğünü ve Tûsî düşüncesinde bu metaforun normatif bir teleoloji bağlamında ideal olan işleyişini göstermektir. Kavramsal çerçevesi bakımından insan do- ğası gereği toplumsal bir varlıktır şeklinde Aristo’ya referansla kullanılan bu ilkeye mahiyeti bakımından ise, Aristo’nun öncesi ve özellikle hocası Eflâtun da (Platon) dahil olmak üzere, hemen hemen bütün klasik siyaset düşünürleri müracaat ederler. Başvurulan bu mahiyet, en kaba haliyle, insanî varoluşun ancak toplumsal bir bedende mümkün olduğu düşüncesi- dir. Tûsî düşüncesinde ise bu ilkenin özellikle belirlediği şey, insana özgü siyasî eylemin bir toplum içinde ya da bütün bireyleri aşkın toplumsal bir bedende tahayyül edilebileceğidir. Ancak Tûsî literatüründe, bu bedenin organlarını veya bileşenlerini bütünlüklü bir birliğe kavuşturarak yetkinleştiren sürecin ne olduğu, bu sürecin siyaset felsefesinin Aristocu ku- rucu ilkesiyle ilişkisinin nasıl kurulduğu sorusu henüz açıklıkla sorulmuş değildir. Tûsî’nin anlaşılmasında oldukça önemli olan bu sorunun mümkün cevabı, onun, söz konusu kurucu ilke bağlamında her biri insan doğasında köklenen bazı ikilikler arasındaki gerilimleri nasıl aştığını ya da elediğini ve bütün bu ikilikleri veya çoklukları birbirini onaylayarak bütün- leyen bir birliğe nasıl kavuşturduğunu göstermekle bulunabilir.